"... Kelimelerin okyanusuna kendinizi daldirin ..."
Hz. Bahaullah'in
Araştırma
İleri /detaylı araştırma

Kategorie
  Bahai
   Bahai çalışma konuları
   Bahai Emri yazıları
   Derlemeler
 

HZ. BAHAULLAH'IN LEVİHLERİ


HZ. BAHAULLAH'IN LEVİHLERİ



İŞRAKAT (PARILTILAR) LEVHİ



Bu, müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Tanrı’nın Sahifesidir.



Şanı hikmet ve beyan olan yüce Tanrı O’dur! Hamdolsun o Allah’a ki ululuk, güçlülük ve güzellikte tek, izzet, kuvvet ve celalde birdir. Hayallere sığmaz veya kendisi için eş veya benzer düşünülemez. Kendi doğru yolunu büyük bir açıklık ve güzellikle bildirdi. O gönlü her şeye tok ve hayal edilebilen her şeyden yücedir. Tanrı yeni yaradılışın zuhura gelmesini dileyince, Kendi İrade ufkundan çıkıp parlayan Nokta’yı (Hz.Bab) gönderdi. Bu Nokta her işaretten geçip her türlü şekle bürünerek insanların Rabbi olan Tanrı’nın emriyle makamların en yücesine erişti. Bu Nokta vasıtasıyladır ki, en gizli sırra ve en muammalı remze işaret eden şey belirdi. Bu Nokta’dır ki nurlu sayfada, temiz, kutlu ve parlak varakada İsm-i Azam’dan (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) haber vermek üzere zuhura geldi. Bu Nokta, Mesani’nin (Fatiha Suresi) başındaki ikinci harfle (B harfi) birleşince tefsir ve beyan göklerini aştı. Sonra Tanrı’nın ebedi nuru parladı, burhan semasının kalbinde tutuştu ve ondan iki Neyyir (cisimleşmiş nur, güneş) vücuda geldi. İşaretlerle işaretlenmeyen, ibarelerle tabir olunmayan, vasıflarla tanınmayan ve hiçbir eserle nitelenmeyen Rahman mübarek ve yüce olsun! Önünde ve sonunda lütuf ve ihsan sahibi buyurucu O’dur. O, o ikisi için kudret ve iktidar orduları içerisinden koruyucular ve muhafızlar tayin buyurdu. O’dur müheymin, aziz ve muhtar (dilediği gibi davranan). Nasıl ki Mesani iki kere nazil olmuşsa aynı şekilde hutbe de iki defa nazil oldu. Hamdolsun o Tanrı’ya ki Nokta’yı meydana çıkardı. Onunla olmuş ve olacağın ilmini etraflıca bildirdi. O’nu Kendi ismine Çağırıcı ve ümmetleri korkudan titretip dünyanın ufkundan nurlar yağdıran Ulu Zuhuru’na Müjdeci kıldı. Gerçekten, Tanrı bu Nokta’yı kulları arasından temiz yüreklilere bir nur denizi, arka çevirenlere ve dinsizlere bir ateş parçası kıldı; o dinsizler ki, Tanrı’nın mükâfatını inançsızlığa ve semavi nimeti riyakârlığa tercih ettiler ve arkadaşlarını perişan bir meskene yönelttiler. Onlar dünyada nifak çıkaran, Kıdem Heykeli’nin tahtına geçtiği ve çağırıcının mukaddes vadinin güven ve barış sığınağından Sesini yükselttiği Gün’de O’nun Misakını bozan kullardır.



Ey Beyancılar (Babiler; Hz. Bab’a iman edenler)! Rahman’dan korkunuz. Tanrı Elçisi Muhammed’in, ondan önce Ruh’un (Hz. İsa) ve ondan daha önce Kelim’in (Tanrı ile konuşan; Hz. Musa) bahis konusu ettiği Kimse işte budur. Ve işte Beyan Noktası da (Hz.Bab) Arş’ın önünde durmuş şöyle haykırıyor; “Tanrı’ya ant olsun! Bu Nebe-i Azim’in (Büyük Haber’in) zikri için, peygamberlerin içlerinde gizli, mukaddeslerin gönüllerinde saklı ve En Yüce Kalem’le İsimlerin Sultanı olan Rabbinizin levihlerinde yazılı bu doğru yolun zikri için yaratıldınız.” Söyle; Ey nifak erbabı! Hıncınızdan geberiniz. İlminden hiçbir şeyin kaçmadığı Kimse işte ortaya çıktı, manevi anlayış dilberini gülümseten ve beyan melekûtunu donatan Kimse çıkageldi. O’nun zuhuru ve gelişi üzerine her yönelici dinlerin padişahı olan Tanrı’ya yöneldi, her oturan ayağa kalktı, her yatan ayaklanarak Yakin Tur’una (şüphesizlik / sağlam iman dağına) tırmandı. Tanrı bugünü iyilere nimet, kötülere şiddetli bir ceza, inananlara rahmet, inanmayanlara ve arka çevirenlere kahır kılmıştır. O, O’nun katından mutlak bir otorite ile görünmüş, yerde ve gökte hiçbir şeyin denk gelemeyeceği şeyi indirmiştir.



Ey Beyancılar! Rahman’dan korkunuz. Gece gündüz iman iddiasında bulunan Furkanilerin (Kuran’a iman etmiş olanlar; Müslümanlar) işlediklerini işlemeyiniz. Gece gündüz iman iddiasında bulunan Furkaniler İnsanların Padişahı gelince O’na arka çevirip kâfir oldular ve sonunda Ana Kitap’ı her şeyin dönüp dolaşıp vardığı yerde inleten bir zulümle ölümüne fetva verdiler. Ne zaman ki Tur’un Mükellimi (Dağda Konuşan) söze başladı ve Boru çalındı, tasdik harflerinden sayılanlar hariç yerde ve gökte olan herkes kendinden geçti. O zaman bu Furkanilerin ne söylediklerini, nasıl davrandıklarını ve nasıl bir vaziyet takındıklarını hatırlayınız.



Ey Beyancılar! Kuruntu ve sanılarınızı bir yana atıp insaf gözüyle Zuhur’un Ufkuna, O’ndan görünene, O’nun katından inene ve düşmanlarından çektiğine bakınız. O, kendi Emrini açıklamak ve Kelimesini yüceltmek için belaları kabul etmiş olandır. O, göklerin yaratıcısı Tanrı’nın Emri uğruna, bir kere T’de (Tahran), bir kere M’de (Mazenderan) ve sonra tekrar T’de (Tahran) hapse atıldı. Bu sonuncusunda, aziz ve cömert Tanrı’nın Emri’ne duyduğu özlemden ötürü, zincir ve prangalara vuruldu.



Ey Beyancılar! Tavsiyelerimi, kalemimden çıkanları, dilimin dediklerini unuttunuz mu? Yakinimi (Şüphesizliğimi, Sağlam İmanımı) bıraktınız da vehimlerinize mi saplandınız? Yolumdan sapıp da havanıza mı uydunuz? Yoksa Tanrı’nın usul ve zikrini bir yana mı attınız? Yoksa Tanrı’nın emir ve hükümlerini terk mi ettiniz? Allah’tan korkunuz. Zannı zancılara, kuruntuyu kuruntuculara, şüpheyi şüphecilere bırakınız da nurlu bir yüz ve temiz bir yürekle dinlerin sahibi olan Tanrı’nın doğdurduğu şüphesizlik güneşinin göründüğü ufka koşunuz.



Tanrı’ya şükürler olsun ki, En Yüce Yanılmazlığı yaratık âleminde İlahi Emri’nin Heykeli’ne (Tanrı Mazharı) zırh yaptı ve başka hiç kimseye bu yüce makamdan pay vermedi. Bu makam, ilahi kudret parmaklarının O’nun yüce Nefsi için dokuduğu kaftandır. Bu kaftan “O dilediğini yapar” tahtında oturmakta olan Kimse’den başka kimseye yakışmaz. Her kim En Yüce Kalem’den şu anda nazil olan bu gerçeği kabul ve itiraf ederse başlangıcın ve sonun Rabbi olan Tanrı’nın kitabında Allah’ın tekliği ve ilahi birlik kavramına inananlardan sayılır.



Söz gelip buraya dayanınca manevi anlayışın güzel kokusu saçıldı, Allah’ın Tekliği güneşi beyan semasının ufkundan parladı. Ne mutlu nidanın yüceler yücesi zirveye ve öteler ötesi uca çektiği kimseye! Ne mutlu ilkin ve sonun muradı olan Tanrı’nın muradını Benim yüce kalemimin cızırtısından sezene! Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) adımızla mührünü söktüğümüz şaraptan içmeyenler, Tanrı Birliği ışığıyla aydınlanmamış, yer ile göğün Rabbi ve ilkin ve sonun sahibi olan Tanrı’nın kitaplarında kastedileni anlamamış ve bundan dolayı her şeyi bilici ve her şeyden haberli olan Tanrı’nın kitabında Tanrı’ya ortak koşanlar arasına katılmış olur.



Ey muhterem sorucu! Kalemin yürümekten ve dilin söylemekten geri kaldığı günlerde göstermiş olduğun sabır takdire değer. Benden “Mutlak Yanılmazlık” denen Tanrı ayetini sormuş, üzerindeki örtüyü senin için kaldırmamı istemiş, sırrını, içeriğini, keyfiyetini, makam ve mertebesini, yücelik ve yüksekliğini sana açıklamamı dilemiştin. Tanrı’ya yemin olsun ki eğer ilim, şüphesizlik ve sağlam iman denizinin sedeflerinde saklı duran kesin kanıt incilerini dışarı dökecek ve manevi anlayış cennetindeki beyan köşklerinde gizli anlamların güzelliklerini açığa çıkaracak olursak muhakkak ki ulema her taraftan kıyameti koparır, Tanrı kullarını ilkte ve sonda Allah’a küfretmiş olan kurtların paralayıcı dişleri arasında görürsün. İşte bunun için, Tanrı’nın emriyle hikmete riayet ederek, dostlarımı Tanrı nimetini küfre değişip kendilerine uyan birçok kimsenin cehenneme gitmesine sebep olanlardan korumak üzere kalemimizi uzunca bir süre zapt ettik.



Ey gözünü Hakk’ın yüzüne çevirip bakan sorucu! Mele-i Ala’yı (Melekler Âlemi) yüce kelimesiyle cezp edene yemin olsun, melekût illerimdeki kuşların ve hikmet bahçelerimdeki kumruların, ancak mülk ve ceberut (cennet, Allah’a varmanın 3. basamağı) sultanı Tanrı’ya malum olan öyle ötüşleri ve ırlayışları vardır ki iğne ucu kadar açıklanacak olsa, zalimler muhakkak geçmişte söylenmeyeni söyler ve asırlar boyunca işlenmeyeni işlerler. Onlar, gerçekten, Tanrı’nın fazıl ve burhanını (kesin kanıtını), Allah’ın hüccet (senet, vesika, delil) ve ayetlerini inkâr etmişlerdir. Onlar saptılar ve saptırdılar, fakat farkında değiller. Kuruntulara tapıyorlar lakin haberleri yok. Tanrı’yı bırakarak Tanrı diye bir takım zanlara sarılmışlar, ama bunu anlamıyorlar. Ulu denizi bir yana atarak ufak su birikintilerine koşuyorlar, fakat ne yaptıklarını bilmiyorlar. Onlar, müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) Allah’a arka çevirerek kendi havalarına uyuyorlar.



Söyle; Tanrı’ya ant olsun, Rahman kudret ve saltanatla geldi. O’nun gelişi ile dinlerin temelleri titredi ve beyan bülbülü manevi anlayışın en yüksek dalı üzerinde tatlı tatlı öttü. Tanrı bilgisinde saklı ve Kitap’ta yazılı olan Kimse işte ortaya çıktı.



Söyle; Bugün Tur Mükellimi’nin (Dağda Konuşan) zuhur tahtına oturduğu ve insanların âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya kıyam ettikleri gündür. Bugün yer kendi haberlerini anlatıp hazinelerini ortaya döktü, denizlerdeki inciler kıyıya vurdu, Sidre ağacı meyvelerini verdi, güneş kendi ışığını ve ay kendi nurlarını saçtı, gök kendi yıldızlarını ve saat kendi alametlerini gözler önüne serdi, kıyamet kendi büyük gücünü, kalemler kendi eserlerini ve ruhlar kendi sırlarını açıkladı. Ne mutlu O’nu tanıyana ve O’na erene! Vay O’nu inkâr edene ve O’na arka çevirene! Tanrı’dan kullarını Hakk’a geri dönmeye muvaffak buyurmasını dile. O, gerçekten, tövbeleri kabul edendir, günahları bağışlayıcıdır, acıyıcıdır.



Ey En Yüce Ufka (ruh makamının en yüce mertebesi) yönelip bağış ellerinden mühürlü şarabı içen! Bil ki, “ismet”in çeşitli anlam ve dereceleri vardır. Bu isim, bir açıdan, Tanrı’nın sürçmekten koruduğu kimseler için düşünülebilir ve yine Tanrı’nın suç ve günahtan, yüz çevirmekten, küfürden, Tanrı’ya ortak koşmaktan ve buna benzer şeylerden koruduğu kimselere de karşılık gelir; fakat “Mutlak İsmet” makamı yapılması ve yapılmaması emredilenlerden, hata ve unutkanlıktan arınmış olan Kimse’ye mahsustur. Bu sıfat ile donanmış olan bir Kimse öyle bir ışıktır ki onu karanlık takip etmez, öyle bir doğrudur ki hata onu etkilemez. O suya şarap, göğe yer, ışığa ateş derse hiç şüphesiz ki doğrudur ve herhangi birinin itiraz etmeye veya niçin ve nasıl demeye hakkı yoktur. Her kim itirazda bulunursa âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın kitabındaki “Hakk’a arka çevirmiş olanlar” arasına girer. O yaptığından sorumlu değildir, bilakis, herkes her şeyden sorumludur. O, beraberinde “Dilediğini yapar” bayrağı, kudret ve istediği gibi seçme orduları olduğu halde, görünmeyen gökten gelmiştir. O’ndan başka herkes Tanrı kanunlarına ve hükümlerine yapışmakla mükelleftir; her kim Tanrı’nın koyduğu kanun ve hükümlerden kıl kadar ayrılırsa ameli hiç olur. Bak ve hatırla; Tanrı Elçisi Muhammed gelince “Tanrı Evi’ni ziyaret herkese borçtur.” demişti. O’nun dediği şüphesiz doğrudur. Ve yine O, namaz, oruç ve âlemin Mevlası ve ümmetlerin mürebbisi olan Tanrı’nın kitabında yazılı diğer ahkâmı getirmişti. Tanrı’nın bu hükümlerine uymak herkese farz kılınmıştı. O’nu inkâr eden, Tanrı’ya, ayetlerine, elçilerine ve kitaplarına küfretmiş olurdu. Doğru için yanlış, küfür için iman hükmü vermiş olsaydı O’nun bu hükümleri şüphesiz doğru olurdu. Bu makam, dille anlatılamayacak, suç ve günahtan eser bulunmayan bir makamdır. Haccı herkes için zorunlu kılan kutlu ayete bak. Ondan sonra gelenlerin kitapta emredilen şekilde hareket etmeleri mecburidir. Tanrı’nın koymuş olduğu sınırlara ve usullere tecavüz etmek hiç kimsenin seçimi ve yetkisi dâhilinde değildir; tecavüz edenler ulu tahtın Rabbi olan Tanrı’nın kitabındaki günahkârlar arasına girmiş olurlar.



Ey gözlerini Emrin Ufkuna dikmiş olan kimse! Bil ki, Tanrı’nın iradesi insanların koyduğu sınırlar ile sınırlanmaz. Tanrı hiçbir zaman onların yolunda yürümez. Herkese düşen O’nun doğru yolunda yürümektir. O sağa sol veya güneye kuzey derse doğrudur, bunda şüphe yoktur. O, kendi işinde övülmüştür, emrine itaat edilendir. Hükmüne ortak, saltanatına yardımcı yoktur, istediğini yapar, dilediği gibi hükmeder. Ve sonra şunu da bil ki, O’ndan başka her şey O’nun katından sadır olan tek bir kelime ile yaratılmıştır. Onlar için, O’nun emir ve izni olmadıkça, ne bir hareket var, ne bir sükûn...



Ey sevgi ve dostluk göklerinde uçan! Ey varlık âleminin sahibi olan Rabbin yüzünden saçılan ışıklara bakan! Mutlak ismette kendisine bir ortak ve yardımcı almadığını herkesin iyice bilmesini dileyerek, Kendi ilminde saklı ve örtülü şeyi sana açtığından dolayı, Tanrı’ya şükret. O’dur emir ve hükümlerin doğuş yeri ve O’dur ilim ve manevi anlayışın kaynağı… O’ndan başkası memur ve mahkûm, O ise her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan hâkim ve amirdir. Zuhur ayetlerinin güzel kokularına kapılıp kıyamet gününün sahibi olan Rabbinin bağış ellerinden Kevser suyunu içerek kendinden geçince şöyle söyle;



“İlahi! İlahi! Hamdolsun Sana ki beni Kendine kavuşturdun, Kendi ufkuna kılavuzladın, yolunu gösterdin, delilini açıkladın; kulların arasındaki âlim ve fakihlerin çoğunun ve Katından herhangi bir beyan ve kanıt olmaksızın onlara uyanların arka çevirdiği bir sırada beni Kendine yönelenlerden eyledin. Fazıl senindir ey İsimlerin İlahı ve sena Sana mahsustur ey Semanın Yaratıcısı! Çünkü mühürlü şarabını kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) isminle bana içirdin ve beni Kendine yaklaştırıp beyanının kaynağını, ayetlerinin doğuş yerini, emir ve hükümlerinin temelini, hikmet ve lütuflarının çıkış yerini bana tanıttın. Ne mutlu o yere ki, adımlarınla müşerref ve ulu tahtına merkez olmuştur. Ne mutlu o yere ki, izzet, saltanat, kudret ve iktidar gömleğinin güzel kokuları oradan yayılmıştır! Ben gözü ancak Senin güzelliğini görmek için sever, kulağı ancak Senin sesini ve ayetlerini işitmek için isterim.



İlahi! İlahi! Gözleri yaratılışlarındaki gayeden, yüzleri Senin Ufkuna yönelmekten, büyük kapında durmaktan, tahtının önüne gelmekten, fazıl güneşinin nurlarının parıltıları karşısında eğilmekten mahrum buyurma. Rabbim! Ben bütün kalbim, ruhum, el ve ayaklarım, dış ve iç dilimle Senin birliğine, tekliğine, Senin Tanrı olup Senden başka bir Tanrı bulunmadığına şahadet eden bir kimseyim. Sen yaratıkları Seni tanısınlar ve dünyada seviyelerini yükseltip kitap ve levihlerinde indirdiğin şeyler vasıtasıyla ruhlarının ilerlemesi için Emrine hizmet etsinler diye yarattın. Fakat yazık ki Kendini açıklayıp ayetlerini indirince Sana arka çevirdiler, Sana ve kuvvet ve kudretinle izhar buyurduğun şeye küfrettiler; Sana eziyet etmeye, nurunu ve Sidre ateşini söndürmeye kalkıştılar; zulümlerini Senin kanını döküp hürmet perdesini yırtmak isteyecek kadar ileri götürdüler. İnayet ellerinde büyüyüp isyankâr kulların şerrinden koruduğun ve ayetlerini yazdırmak için karşında durdurduğun kimse de böyle yaptı. Eyvahlar olsun Senin günlerinde işlediği işlerden dolayı! O, ahdini ve misakını bozdu, ayetlerini inkâr etti, arka çevirmeye kalkıştı, melekût ehlini inletecek kötülükler yaptı. Ne zaman ki hayal kırıklığına uğrayıp hüsran kokusunu kokladı, o zaman haykırdı ve Allah’a yakın temiz yürekli kulları ve celal çadırının sakinlerini hayretlere düşürecek şeyler söyledi.



İlahi! Görüyorsun ki toprak üzerinde çırpınan balık gibiyim. Ey yardım için kendisine başvurulan ve ey kadın erkek bütün insanların dizginini elinde tutan Kimse! Bana yardım et. Bana merhamet bağışla. Suç ve günahlarımı düşününce beni ümitsizlik sarar. Ne zaman bağış denizini, cömertlik göğünü ve fazıl güneşini düşünürsem, o zaman, sağdan, soldan, yukarından, aşağıdan ümit kokusu alırım; sanki bütün eşya bana Senin rahmet yağmurlarını müjdeler.



Ey muhlislerin dayanağı ve Allah’a yaklaşmış olanların gayesi! İzzetine yemin olsun ki, lütuf ve ihsanların, fazıl ve inayetlerin bana cesaret verdi; yoksa varlığı tek bir kelimeyle varlık alanına çıkarmış olan bir Kimse’yi anmak benim gibi bir kaybolmuşun haddi mi? Nitelemelerle nitelenemez ve anışlarla anılamaz olduğu kesin kanıt ile sabit bulunan bir Kimse’yi nitelemeye kalkışmak benim gibi bir yokluğun işi mi? O, yaratıklarının idrakinden ve mukaddeslerin ve kullarının anlayışından arıdır.



İşte önünde bir ölü, cömertliğinle onu Kendi dirilik kâsenden mahrum etme. İşte tahtının karşısında bir hasta, onu şifa denizinden alıkoyma. Bilirim ki kuldan zuhura gelen şeyler onun kendi sınırlarıyla sınırlanmış olup Senin huzuruna hiçbir şekilde layık değildir, bununla beraber, beni her bir halde Seni anmak, Seni övmek ve Emrine hizmette bulunmak için desteklemeni Senden dilerim. İzzet ve azametine yemin olsun, övgün olmasa dilim ne işime yarar? Hizmetin olmasa varlığımın bana ne faydası var? Ben gözü ancak Senin Yüce Ufkundan parlayan ışığı görmek için sever, kulağı ancak Senin tatlı sesini işitmek için isterim.



Ah! Ah! Bilmiyorum, ey Tanrım, ey dayanağım, ey ümidim, acaba benim için gözüme ışık, göğsüme genişlik ve yüreğime ferahlık verecek şeyi mi takdir buyurdun, yoksa ey Kıdem Sahibi ve Ümmetlerin Sultanı, bozulmaz yazgın beni Arş’ın önüne gelmekten uzak mı tuttu?



İzzetine, saltanatına, azamet ve iktidarına yemin olsun ki uzaklığın karanlığı beni öldürdü, nerede yakınlık aydınlığın, ey ariflerin İsteği? Ayrılığın ezici gücü beni helak etti, nerede kavuşma ışığın, ey muhlislerin Sevgilisi?



İlahi! Hakkını inkâr edip misakını bozan ve ayetlerinle mücadele edenlerin Senin yolunda bana neler ettiğini ve görünen nimetine, inen sözüne, tamamlanan deliline küfretmiş olanların elinden neler çektiğimi görüyorsun.



Rabbim! Dilim, yüreğim, canım, dışım ve içim, Senin birliğine, tekliğine, gücüne, kudretine, ululuğuna, saltanatına, izzetine, yüceliğine, istediği gibi davranabilen olduğuna ve Senin Tanrı olup Senden başka Tanrı bulunmadığına şahadet etmektedir. Şimdiye kadar tüm gözlerden ve anlayışlardan nihan olan bir hazineydin, bundan sonra da ezellerin ezelinde nasıldıysan yine öyle olacaksın. Dünyanın gücü Seni zayıflatmaz, milletlerin kudreti Seni korkutmaz. Bilgi kapısını, kullarına, vahyinin kaynağını, ayetlerinin doğuş yerini, zuhurunun semasını ve cemalinin güneşini tanımaları için açtın. Kendi Zuhurunu kitaplarında, sayfalarında ve mukaddes yazılarında bütün yeryüzü sakinlerine söz verdin, yüzündeki celal perdelerini kaldıracağını onlara vaat ettin, nasıl ki bunu Hicaz ufkundan Emir güneşinin doğmasına ve insanlar arasında hakikat nurunun parlamasına vasıta kıldığın Habip’ine ‘O günde insanlar âlemlerin Rabbine kıyam edeceklerdir’ sözün ve ondan önce Sina Dağı’nda kendisiyle konuştuğun Kimse’ye ‘Kavmi karanlıktan aydınlığa çıkar ve onlara Tanrı günlerini hatırlat’ müjdesi ile haber vermişsen evvel ve ahir Ruh’a, nebilere ve elçilerine de aynı şekilde haber verdin.



Senin bu Ulu Zikir ve Büyük Haber hakkında indirdiklerin En Yüce Kalem’in hazinelerinden çıkıp görünecek olsa, Kendi gücünle kurtardıkların ve Kendi fazıl ve kereminle korudukların hariç olmak üzere, ilim ve manevi anlayış illerinin tüm sakinleri yıldırım çarpmışa döner. Ben şahadet ederim ki, nebilerine ve temiz yürekli kullarına müjdelediğin Kimse’yi meydana çıkardın. O gerçekten izzet ve iktidar ufkundan ayet bayrakları ve beyan sancakları ile çıkıp gelerek kuvvet ve kudretinle herkesin gözü önüne dikildi ve herkesi En Yüce Zirve’ye ve En Yüce Ufka davet etti; öyle ki ne ulemanın zulmü ne askerlerin gücü O’na mani oldu. O, büyük bir sebat ve istikametle ayağa kalktı ve yüksek sesle “Gerçek söylüyorum, O Büyük Bağışlayıcı bulutlara binmiş olarak geldi. Ey yeryüzü sakinleri! Ak bir yüz ve aydın bir yürekle O’nu karşılayınız” diye seslendi. Ne mutlu Seni yüz yüze görene! Ne saadet Senin bağış ellerinden kavuşma şarabını içip ayetlerinden yayılan güzel kokuyu koklayana! Ne mutlu Senin fezanda uçup beyanınla cezp olana! Ne mutlu Senin tatlı sözlerinle büyülenerek Firdevs-i Ala’ya, Ulu Tahtının önünde bulunan o mükaşefe (hakikat ehline Allah’ın sırlarının görünmesi) ve müşahede (Allah âlemini görme) makamına girene!



Rabbim! Beni başkasından kes, öyle bir kes ki, ancak Senin iradenle kımıldar, ancak Senin isteğinle söz söyler ve ancak Seni anıp öven sesleri işitir olayım. Bunu Senden zuhuruna ufuk kıldığın mutlak ismetin yüzü hürmetine, yaratıkları yaratmakta ve Emrini açıklamakta vasıta ittihaz buyurduğun yüceler yücesi kelimen yüzü hürmetine ve isimleri inletip arifleri korkudan titreten bu ismin yüzü hürmetine dilerim.



Hamdolsun Sana ey İlahım ve şükürler olsun Sana ey Ümidim ki, bana doğru yolunu açık açık bildirdin ve Büyük Haberini açıkladın; kulların çoğu ve yaratıkların Sana arka çevirdiği bir sırada beni Vahiy ve Emir kaynağına yönelttin. Beni sevginde sabit, Kitabında benim için takdir buyurduğuna razı, Senin ve dostlarının hizmetine azimli kıl. Bunu Senden, ey ölümsüzlük illerinin Padişahı, En Yüce Kalem’in cızırtısı, Yeşil Ağaç’ta alazlanıp dile gelen ateş ve Baha ehline tahsis ettiğin gemi yüzü hürmetine dilerim. Ve sonra, ya İlahi, kullarını Emrini yükseltecek şeylerde ve kitabında indirdiğin amellerinde destekle. Sen dilediğin şeye muktedir ve müheyminsin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan), bütün şeyleri Kendi avucunda tutansın. Senden başka güçlü, bilici ve hikmetli bir Tanrı yoktur.”



Ey Celil! Denizi ve dalgaları, güneşi ve pırıltıları, göğü ve yıldızları, sedefleri ve incileri Sana gösterdik. Bu büyük fazıldan ve âlemi saran keremden dolayı Tanrı’ya şükret.



Ey yüzünü Yüzün nurlarına çevirmiş olan! Türlü kuruntular yeryüzü sakinlerini sarmış, onları şüphesizlik ufkuna, parıltılarına, görünüşlerine ve ışıklarına bakmaktan geri tutmuştur. Çeşitli zanlar onları Kayyum’dan (kudretin kaynağı / baki, ezeli) menetmiştir. Arzularına göre söz söylerler fakat böyle yaptıklarının farkında değiller.



Kimisi diyor; “Ayetler indirildi mi?” De; Göklerin Rabbine yemin olsun, evet… Kimisi soruyor; “Saat geldi mi?” Delilleri ortaya koyana ant olsun, geçti bile... Gerçek söylüyorum; Hakka (Kaçınılmaz olan şey) geldi ve Hak, hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtla göründü. Büyüleyici kadar güzel olan göründü ve insanlar korku ve ıstıraba düştü. Zelzeleler oldu ve milletler muktedir ve kudretli olan Tanrı’nın heybetinden inledi. Söyle; Sahha (sersemletici boru) çalındı ve bu Gün, tek ve dilediği gibi davranan Tanrı’nındır.



“Kıyamet tamam oldu mu?” Cevap ver; Rabler Rabbine ant olsun, evet… “Kıyamet koptu mu?” Evet, hem de Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) kendi ayetlerinin melekûtu ile geldi... “Halkı yerlere serilmiş görüyor musun?” Yüceler yücesi Rabbime ant olsun, evet… “Sökülmemiş ağaç kütükleri sökülüp atıldı mı?” Sıfatların sahibine ant olsun, dağlar bile ufalıp dağıldı… Dedi; “Cennet ve cehennem nerede?” De; Birincisi Benim mülakatım ve ikincisi senin nefsin, ey Tanrı’ya ortak koşan şüpheci… Dedi; “Teraziyi görmüyoruz” De; Rahman olan Rabbime yemin olsun, evet, onu görür gözü olanlardan başkası görmez… “Yıldızlar düştü mü?” Evet, Kayyum (Hz.Bahaullah’ın kendisi) Sır Diyarı’ndayken (Edirne)… İbret alınız ey göz sahipleri… Kudret Elimizi azamet ve iktidar koynundan çıkardığımızda bütün işaretler ortaya çıktı. Vaat edilen zaman geldiğinde, Tellal (Nida Eden) sesini yükseltti ve Sina’nın ihtişamını tanımış olanlar, tereddüt çölünde yaratık âleminin Rabbi olan Rabbinin korkunç ihtişamı önünde düşüp bayıldılar. Nakur (boru) soruyor; “Sur çalındı mı?” Söyle; Zuhurun Sultanı’na yemin olsun, evet, Kendi Rahman isminin tahtına oturduğu zaman… Bütün aydınlıkların kaynağı olan Rabbi’nin rahmet sabahı tüm karanlıkları dağıttı. Rahman’ın rüzgarı esti ve ruhlar beden kabirlerinde kımıldadı. İşte Aziz ve Mennan (ihsanı bol) olan Tanrı’nın katından böyle olması takdir buyuruldu. Gaflet döşeğinde yatanlar soruyor; “Gök ne zaman yarıldı?” Sizler, gaflet ve sapkınlık kabirlerinde yatarken… Gafillerden biri gözlerini ovuşturuyor ve sağına soluna bakıyor. Ona söyle; Senin gözlerin görmeden kaldı. Bugün senin için sığınacak bir yer yok… Onlardan birisi soruyor; “Halk mahşerde toplandı mı?” Cevap ver; Rabbime ant olsun, evet. Sen boş inanç yatağında yatarken… Birisi diyor; “Kitap fıtrat kuvvetiyle indi mi?” Ona de; Gerçek imanın kendisi hayret içinde. Korkunuz ey anlayış sahipleri… Birisi diyor; “Ben başkalarıyla birlikte kör olarak mı bir araya getirildim?” Ona de; Bulutlara binene ant olsun, evet… Cennet mana gülleriyle süslendi ve cehennem günahkârların ateşiyle alevlendi. Misak Günü gelince, nur Zuhur Ufkundan parladı ve ufukları aydınlattı.Şüphede kalanlar zarar ettiler ve ikanın (sağlam biliş) doğuş yönüne yakinlik (şüphesizlik/sağlam iman) ışığı ile yönelenler kazandılar.



Ey yüzünü Zuhur’un Ufkuna çevirip bakan! Ne mutlu sana ki ruhlara kanat veren şu levih senin için indirildi. Onu ezberle, sık sık oku. Hayatıma yemin olsun, bu levih Rabbinin rahmet kapısıdır. Ne mutlu onu sabah akşam okuyana! İlmin dağını sarsıp ayakları sürçtüren bu Emir’de senin zikrini işittik. Aziz ve Vahhâb’a (bağışı sınırsız olan) yönelmiş olan Baha ehline baha olsun! Levih bitti ise de söz bitmedi. Sabırlı ol, Rabbin çok sabırlıdır.



Tanrı Kendi kudret ve saltanatı ile gelince yalancı dillerin söylediklerini öğrenesin diye Biz bu ayetleri bir müddet önce Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) girdiğimizde indirmiş ve sana göndermiştik. Zan yapısı sarsıldı, kuruntu göğü yarıldı; millet ise hala şek ve şüphe içerisinde münakaşada. Tanrı’nın iktidar ufkundan bütün bir ayet dünyası ile gelen hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtlarını inkâr ettiler. Kendilerine buyrulanı bırakıp Kitap’ta yasak edilmiş olanı aldılar. İlahlarını bir yana atarak kendi havalarına uydular. Onlar gerçekten gaflet ve sapıklık içerisindedirler. Ayetleri okur ve okuduklarını inkâr ederler, beyanları görür ve gördüklerine arka çevirirler. Onlar, gerçekten, şaşılacak derecede bir şüpheye saplanmışlardır.



Biz kendi dostlarımıza Tanrı korkusunu tavsiye ettik. Tanrı korkusu bütün güzel amellerin ve huyların doğuş noktasıdır. Tanrı korkusu, Baha şehrinde adalet ordusudur. Onun nurlu bayrağı altına gelip ona sımsıkı yapışana ne mutlu! Böyle bir kimse, Kayyum’ül Esma (Hz.Bab’ın bir eseri) kitabında sözü geçen Kızıl Gemi’nin yolcularındandır.



Ey Tanrı’nın kulları! Vücutlarınızı güvenilirlik ve dindarlık kaftanı ile donatınız. Rabbinize amel ve ahlak askerleriyle yardım ediniz. Biz sizi kitaplarımızda, sayfalarımızda, levihlerimizde ve diğer mukaddes yazılarımızda fesat ve mücadeleden menettik. Bu yasağın amacı sizin yükselmeniz ve yücelmenizdir, buna gök ve yıldızları, güneş ve parıltıları, ağaçlar ve yaprakları, deniz ve dalgaları, yer ve hazineleri şahadet ederler. Dostlarını bu kıymet biçilmez ve hayranlık verici kutlu makamda kendilerine yaraşır şeyler için desteklemesini Tanrı’dan dileriz. Ve yine, çevremizde bulunanların En Yüce Kalem’den sadır olan şeyleri uygulamayı başarmalarını da Kendinden dileriz.



Ey Celil! Güzelliğim ve inayetim senin üzerine olsun! Biz kullara dinen uygun olanı emrettik, onlar ise Benim kalbimi ve kalemimi inletecek işler yaptılar. İrade göğü ve melekûtumdan ineni işit. Benim mahzunluğum mahpusluğumdan veya düşmanlarımın edip eylediklerinden dolayı değil, hayır, Benim mahzunluğum Bana mensubiyet iddiasında bulundukları halde Beni inletip ağlatacak kötü işleri eyleyenler yüzündendir. Biz onları başka başka levihlerde her türlü öğütle öğütledik. Tanrı’dan onlara Kendi yardımını ihsan buyurmasını, Kendine yaklaştırmasını, kalplerine güven, ruhlarına huzur verecek şeylerle onları desteklemesini ve Kendi günlerine yaraşmayan şeylerden onları uzak tutmasını dileriz. Söyle; Ey yurdumdaki dostlarım! Size Tanrı hatırı için öğüt verenin öğütlerini dinleyiniz. O sizi yarattı, sizi yükseltecek ve size yarayacak şeyleri açıkladı, size Kendi doğru yolunu ve Büyük Haberi’ni öğretti.



Ey Celil! İnsanlara Tanrı korkusunu tavsiye et. Tanrı askerlerinin, güzel huylar ve iyi ameller ordusunun başkumandanı odur. Milletler bütün geçmiş asırlar boyunca onun eliyle fethedilmiş, zafer bayrakları en yüksek tepelere onun vasıtasıyla dikilmiştir.



Senin ve Ulu Arş’ın Rabbi olan Tanrı’nın katında güvenilir olmanın ve güvenilir olanın makamının ne demek olduğunu sana bildiriyoruz. Günlerden bir gün Yeşil Adamıza gitmek üzere yola çıktık. Oraya varınca ırmakları akar, ağaçları sarmaş dolaş gördük. Güneşin ışıkları ağaçların aralarında oynaşıp duruyordu. Sağa dönüp baktık ve işte o latif, şerif, yüce ve kutlu noktada kalemin tanımlamaktan ve Yaratık Mevlasının tarif etmekten aciz olduğu şeyi gördük. Sonra dönüp sola baktık ve işte orada Firdevs-i Ala simalarından bir simayı bir nur direği üzerinde durur gördük. Nur direği üzerinde duran o Firdevs-i Ala siması yüksek sesle şöyle nida ediyordu; “Ey yerde ve gökte oturan topluluklar! Bakınız şu güzelliğime, şu nuruma, şu görünüşüme ve şu parlayışıma. Biricik Gerçek Tanrı’ya yemin olsun! Ben Güvenilirliğin Kendisiyim, onun tecellisiyim ve cemaliyim. Bana yapışan, Benim makamımı tanıyan ve Eteğime tutunan herkesi ödüllendireceğim. Ben Baha ehlinin en büyük süsüyüm, yaratık âlemindeki herkese izzet kaftanıyım. Ben dünyanın refahının yüce aracı ve tüm yaratıkların güven ufkuyum.”



İnsanları Varlığı Var Eden’e yaklaştıracak şeyi senin için indirdik.



En Yüce Kalem, Celil güzel Mevlasının inayetini görüp şükredenlerden olsun diye, bu en güzel ve en açık dilden (Arapça) en letafetli (hoş, nazik, yumuşak) dile (Farsça) geçiyor. Ey gözlerini En Yüce Ufka (ruh makamının en üst mertebesi) çevirip bakan kimse! Nida yüksek, işitir kulak ise yok denecek kadar az... Ben mazlum, yılanın kursağında Tanrı dostlarını anıyorum. Bu günlerde başımıza Mele-i Ala’yı (Melekler Âlemi) sızlatıp inleten bir bela geldi. Dünyanın reva gördüğü zulümler ve ümmetlerin işlediği kötülükler Kıdem Sultanı’nı istediğini söylemekten ve dilemekten alıkoyamaz. Yıllardır perde arkasına çekilip gizlenmiş olanlar kin ve husumet kılıcını ellerine alarak gizlendikleri yerlerden ortaya fırlamışlar, dil ve kalemin anlatamayacağı fenalıklar yapmışlardır. İnsafı olanlar Benim bu Emrin en başlangıcından beri, büyük küçük, bilir bilmez, efendi köle, her sınıf halk önünde, açık açık herkesi yüksek sesle Doğru Yol’a çağırdığıma tanıklık ederler. Bütün bu sürede bu Mazlum’un kalemden ve kendisinden başka bir yardımcısı yoktu. Tanrı Emri’nin asıl amacından haberi olmayanlar O’na karşı ayaklandılar. Bu tür insanlar, Tanrı’nın kitap ve levihlerinde söz ettiği ve insanları etkilerine, yaygaralarına ve aldatmalarına karşı uyardığı uğursuzlardır.



Ne mutlu o kimselere ki, Kıdem Sultanı’nın zikri karşısında bütün dünya sakinlerini hiçe sayarlar, onları yok bilip Tanrı’nın kopmaz kulpuna öyle bir yapışırlar da ne şüpheler, ne işaretler, ne kılıçlar ve ne de toplar onları çekip ayırabilir ve ne de mahrumiyete uğratabilir. Ne mutlu Rasihlere (sağlam, dayanıklı, derinleşmiş), ne saadet sabitlere!



Kalem-i Ala bu husustaki dileğini göz önünde tutarak mutlak ismetin makam ve mertebelerini sana açıkladı. Maksat, Nebilerin Hatemi’nin (Hz. Muhammed), Kendisinden başkasının ruhu O’na feda, kendi makamında bir eşi, benzeri veya ortağı bulunmadığına herkesin iyiden iyiye kanaat getirmesidir. Evliya, Tanrı’nın salâvatı üzerlerine olsun, O’nun sözü ile yaratılmıştır. Onlar, O’ndan sonra, insanların en bilgilisi ve üstünü olup, kulluğun en son kertesinde dururlar. Tanrı zatının eş ve benzerlikten mukaddesliği ve varlığının ortak ve benzerden arınmışlığı O’nun ile sabit ve zahir olur. Gerçek tevhid (Allah’ın tekliğine inanma) ve manevi tefrit (saygı gösterme, ululama) makamı işte budur. Bundan önceki ümmet bu makamı hakkıyla idrak edip tanımaktan mahrum kalmıştır. Nokta Hazretleri (Hz.Bab), Kendisinden başkasının ruhu O’na kurban, “Hatem Hazretleri velayet sözünü ağızlarına almamış olsaydı velilik yaratılmazdı.” buyurmuştur. Bundan önceki ümmet Tanrı’ya ortak koşanlardan oldukları halde kendilerini Tanrı’nın birliğine inananlardan sayarlar, insanların en cahili oldukları halde kendilerini en âlim bilirlerdi. Bu gafillere ceza olarak, Ceza Gününde, onların akideleri, rütbe ve makamları her görücü göz sahibine ve işlerin iç yüzüne vakıf olanların hepsine ayan beyan malum olmuştur. Bu Zuhur’un mensuplarını bundan öncekilerin sanı ve kuruntularına saplanmaktan korumasını, onları gerçek tevhid güneşinin parıltılarından uzak tutmamasını Hak’tan dile.



Ey Celil! Bu dünyanın zulmüne uğramış bulunan Kimse buyuruyor; Adalet ayı örtüye bürünmüş, insaf güneşi bulut arkasına çekilmiş, bekçi ve koruyucunun yerine hırsız gelmiş oturmuş, eminin yerini hain almış. Geçen yıl bu şehre zalimin birisi gelerek idare dizginini ele aldı. O’ndan her an eziyet ve zarar geldi. Tanrı’ya ant olsun, bu zalim, varlığı feryada getiren işler işledi. Bununla beraber, bütün bir zulüm dünyası En Yüce Kalem’i hareketten geri tutamamış ve tutamaz. Halkın korunmasının ve güvenliğin sağlanmasının neye bağlı bulunduğunu, sırf bir fazıl ve rahmet eseri olarak, dünyada iktidar mevkisini işgal edenlere yazdık ki belki bu sayede halk zalimlerin şerrinden kurtulur. O, gerçekten koruyucudur, yardımcıdır, imdat eyleyicidir. Adalet Evi’nin üyeleri Kalem-i Ala semasının ufkundan sadır olan ve halkın terbiyesi, memleketlerin imarı, özel hayatın ve namusun korunması için gereken önlemlerin alınmasıyla ilgili esaslara gece gündüz özen göstermelidirler.



BİRİNCİ İŞRAK

Hikmet güneşi memleket idaresi semasının ufkundan yükselince şu yüce sözü söyledi; Servet, izzet ve kudret sahipleri dine saygıyı mümkün olan en iyi şekilde gözetmelidirler. Din dünya sakinlerini koruyup güvenlik içerisinde yaşatan parlak bir ışık ve sağlam bir kaledir, çünkü Tanrı’nın azameti karşısında duyulan korku insanlara iyi şeyler yapmayı ilham eder ve onları kötü şeyler yapmaktan uzak tutar. Dinin ışığı perdelenecek olursa karmaşa meydana gelir, adalet ve insaf nuru kararır, güven ve inanç güneşi aydınlık vermez olur. Her işe iyice vakıf olan Kimse bunun böyle olduğuna şahadet eder.



İKİNCİ İŞRAK

Genel barıştır. Genel barış insanlığı koruyan vasıtaların başında gelir. Hükümdarlar insanlığı koruyup rahata kavuşturmakta baş sebep olan bu büyük vasıtaya elbirliğiyle sarılmalıdırlar. Tanrı kudret ve iktidarının kaynağı ve doğuş yerleri onlardır (hükümdarlardır). İnsanlığı rahata kavuşturacak şeylerin icrası için kendilerine destek olmasını biricik gerçek Tanrı’dan dileriz. Bu konuda bundan önce daha geniş açıklama En Yüce Kalem’den nazil olmuştur. Ne mutlu ona göre davrananlara!



ÜÇÜNCÜ İŞRAK

Tanrı tarafından konulmuş sınırların tatbik ve icrasıdır. Bu sınırlara uyulması insanlığı yaşatan baş sebeptir. Tanrı’nın hikmet göğü iki ışıkla aydınlanır; meşveret ve şefkat, dünya düzeninin çadırı iki direğe dayanır; ceza ve ödül…



DÖRDÜNCÜ İŞRAK

Her davanın bir yardımcıya ihtiyacı vardır. Bu Zuhur’un muzaffer askerleri güzel davranışlar ve ahlaktır. Bu askerlerin başbuğu Allah korkusudur. Her şeye sahip ve her şeye hâkim olan O’dur.



BEŞİNCİ İŞRAK

Devlet memurlarının yakından kollanması ve görevlendirmelerin belli bir ölçü ve liyakate göre yapılmasıdır. Buna dikkat etmek, işin başında bulunan kimsenin ve her hükümdarın vazifesidir. Eminin yerini hain ve koruyucunun yerini soyguncu almamalıdır. Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) zaman zaman gelen memurlardan kimisi, Tanrı’ya şükürler, adalet süsü ile süslüydüler, kimisi ise, Allah korusun... Herkese hidayet buyurmasını biricik gerçek Tanrı’dan dileriz ki emanet ve dindarlık ağacının meyvelerinden mahrum ve adalet ve insaf güneşinin ışıklarından yasaklı kalmasınlar.



ALTINCI İŞRAK

İnsanlar arasında birlik ve ittifaktır. İttifak sayesindedir ki ümmetler Emir ışığıyla aydınlanmışlardır. Bunu sağlayacak vasıtaların en etkilisi ise insanların birbirlerinin yazılarını ve dillerini anlamalarıdır. Bundan önce de bazı levihlerimizde buyurmuş olduğumuz üzere, Adalet Evi eminleri ya mevcut dillerden birini veya yeni bir dili seçip aynı şekilde seçilecek bir yazı ile birlikte bütün dünya okullarında çocuklara öğretsinler, bu takdirde dünya tek bir vatan ve tek bir kıt’a haline gelir. Bilgi ağacının en güzel meyvesi “Hepiniz tek bir ağacın meyveleri ve tek bir dalın yapraklarısınız; iftihar, sadece kendi vatanını sevenin değil, âlemi sevenindir.” yüce sözüdür. Bu konuda, bundan önce, dünyanın bayındırlığına ve ümmetlerin birleşmesine sebep olacak şeyleri indirmişizdir. Ne mutlu erenlere ve buna göre hareket edenlere!



YEDİNCİ İŞRAK

Kalem-i Ala çocukların talim ve terbiyesine önem verilmesini herkese tavsiye eder. Bu münasebetle Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) gelişimizin ilk yıllarında Kitab-ı Akdes’te Tanrı iradesi semasından şu ayetler inmişti;



“Her babaya, oğluna ve kızına okuma yazma sanatını ve Kutsal Levih’te belirtilmiş olan her şeyi öğretmesi farz kılınmıştır. Kendisine emredileni yapmayan olursa ve eğer zenginse, Eminler, eğitimleri için gerekli olanı ondan almalıdırlar. Eğer zengin değilse, bu konu Adalet Evi’ne aittir. Gerçekten de, onu fakir ve muhtaçlar için sığınak kıldık. Oğlunu veya bir başkasının oğlunu yetiştiren bir kimse, oğullarımdan birini yetiştirmiş gibidir; dünyayı kaplayan Nurum, İnayetim ve Rahmetim onun üzerine olsun.”



SEKİZİNCİ İŞRAK

Bu fıkra En Yüce Kalem’den şu anda nazil olup Kitab-ı Akdes’ten sayılır. Milletin işleri Tanrı’nın Adalet Evi üyeleriyle ilgilidir. Onlardır Tanrı’nın kullar arasında eminleri ve onlardır Tanrı memleketlerinde emir sahipleri. Ey Tanrı’nın kulları! Dünyanın mürebbisi adalettir, çünkü adalet ceza ve ödül denilen iki direğe dayanır. Bu iki direk insanlığın iki hayat kaynağıdır. Her günün kendine has bir sorunu, her sorunun da kendi çözümü olduğu için bu tür konular Adalet Evi üyelerine havale edilmelidir ki durum ve zaman neyi gerektiriyorsa onu yapsınlar.



Tanrı hatırı için Emrin hizmetine kalkanlar Tanrı’nın göze görünmeyen ilhamlarından esinlenirler; herkesin bu gibilere itaat etmesi gerektir. Yönetim işleri tamamıyla Adalet Evi’ne bırakılmıştır, ibadet ise Kitap’ta yazılı olduğu şekildedir.



Ey Bahaîler! Sizler muhabbet kaynakları ve Tanrı inayetinin doğuş yerlerisiniz. Dilinizi bir kimseye sövmek veya lanet etmekle kirletmeyiniz. Gözünüzü yaraşmaz şeylerden koruyunuz. Kendinizde olanı gösteriniz, kabul olundu ise ne ala, aksi takdirde saldırganlık beyhudedir. Müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’a yönelterek, onu kendi haline bırakınız. Kedere sebep olmayınız, nerede kaldı ki fesat ve çekişme! Tanrı’nın inayet ağacının gölgesinde büyüyüp O’nun iradesine göre davranacağınızı ümit ederiz. Hepiniz tek bir ağacın yaprakları ve tek bir denizin damlalarısınız.



DOKUZUNCU İŞRAK

Tanrı dini ve Tanrı yolu, Kıdem Sultanı’nın irade semasından, sadece yeryüzü sakinlerinin birlik ve ittifakını sağlamak için inmiş ve meydana çıkmıştır. Onu anlaşmazlık ve bozuşma sebebi yapmayınız. Birlik güneşinin doğup âlemi aydınlatması, her şeyden önce, Tanrı dini ve şeriatı ile mümkündür. Dünyanın gelişmesi, toplumların eğitimi, insanların güvenliği ve yeryüzünde rahatlığın kurulup kökleşmesi Tanrı usul ve ahkâmına bağlıdır. Bu büyük bağışın asıl sebebi odur. O, dirilik kadehini sunar, ölümsüzlük bağışlar, ebedi nimet saçar. İktidar dizginini elde bulunduranlar, bilhassa da Tanrı’nın Adalet Evi’nin üyeleri, bu esası koruyup en yüksek mertebede tutmak için elden gelen gayreti göstermelidirler. Onlar, aynı zamanda, elleri altında bulunan halkın durumunu yakından araştırmak ve her bir hizbin edip eylediklerini öğrenmek ile de yükümlüdürler. Anlaşmazlıkların ortadan kalkıp dünya ufuklarının ittifak ışığı ile aydınlanabilmesi için, Tanrı kudretini temsil edenlerden, yani padişahlar ve reislerden, gayret göstermelerini isteriz. Herkes En Yüce Kalem’den sadır olan şeylere yapışıp ona göre hareket etmekle yükümlüdür. Biricik gerçek Tanrı şahit ve kâinatın bütün zerreleri tanıktır ki, insanlığı yüceltecekerkse Ka , ilerletecek, yetiştirecek, koruyacak ve olgunlaştıracak şeyleri bildirdik; kitaplarımızda ve levihlerimizde En Yüce Kalem’le indirdik. Kullarına yardımcı olmasını Hak’tan dileriz. Ben mazlumun herkesten istediği, adalet ve insaftır; sadece işitmekle yetinilmemeli, Ben mazlumdan zuhura gelen şeyler hakkında düşünülmelidir. Rahmani melekût semasının ufkundan parlayan beyan güneşine yemin olsun ki ortada bir açıklayıcı veya söyleyici olsaydı Ben Kendimi hiçbir zaman kulların yaygaralarına, alaylarına ve iftiralarına maruz bırakmazdım. Irak’a gelişimiz sırasında Tanrı Emri sönmüş ve vahyin güzel kokuları kesilmiş bulunuyordu. Çokları bitkin, solgun, hatta ölü gibiydi. Onun için boruya ikinci defa üflendi, “Sur’a bir defa daha üfledik.” mübarek sözü azamet lisanından sadır oldu. Dünyayı vahiy ve ilhamın hoş kokularıyla dirilttik. Şimdi korkularından perde arkasına gizlenmiş olanlar Bana saldırmak maksadıyla meydana çıkmışlardır. Onlar, bu en büyük nimetin ilerlemesini engelleyip inkâr vadisine sapmışlardır. Ey insaf erbabı! Eğer bu dava inkâr edilirse dünyada ispatı mümkün veya doğruluğu kabule değer hangi dava var? Arka çeviriciler bu zuhurun ayetlerini toplamaya teşebbüs etmişler, kimde buldularsa, yüzlerine gülerek, ellerinden almışlardır. Bu yön çeviriciler, hangi mezhebin üyesinin yanındaysalar o mezhebe mensup gibi davranmaktadırlar. Söyle; Ölünüz hıncınızdan, işte O, hiçbir göz ve kulak ve dirayet ve adalet ve insaf sahibi olanın inkâr edemeyeceği bir dava ile gelmiştir. Bunun böyle olduğuna şu nurlu anda Kıdem Kalemi tanıklık eder.



Ey Celil! Selam sana! Tanrı’nın dostlarına iyi ameller işlemelerini tavsiye ederiz. İnşallah O’nun Vahiy göğünden gönderilen şeylere sıkıca sarılır ve yardım görürler. Bu ilahi beyandan yükselen faydalar O’nun hükümlerine itaat edenlere nasip olur. Onları O’nun katında hoşa giden ve kabul gören amellere mümkün kılması, bu ciddi Emir’de adaletli ve insaflı davranmalarına izin vermesi ve O’nun Kutsal Yazılarını öğrenip adımlarını O’nun doğru yoluna kılavuzlamasını Tanrı’dan dileriz.



Hazreti Mübeşşir (Hz.Bab), Kendisinden başkasının canı O’na feda, bazı kurallar koymuş, fakat bunlar Tanrı’nın İzhar Edeceği Kimse’nin onayına bırakılmıştı. Ben mazlum bunlardan bazılarını Kitab-ı Akdes’te başka ibareler ile olduğu gibi bıraktım, bir kısmına ise değinmedim. Emir O’nun elindedir, istediğini yapar ve dilediği gibi hükmeder. O aziz ve hamiddir. En Yüce Kalem’den sadır olan hükümlerin bir kısmı ise tamamen yenidir. Ne mutlu erenlere ve ne mutlu buna göre davrananlara! Tanrı kulları çalışmalı, durmadan çalışmalı ki, milletlerin yüreklerinde için için yanan kin ve husumet ateşi sönsün; sönsün de varlık ağaçları göz görmedik meyvelerle donansın. O, gerçekten, şefkatli ve keremli öğütçüdür. Ey Bahaîler! Bağış göğünün ufkundan parlayan Nur, sizlerin, her sabit ve müstakim (doğru, temiz, namuslu) olanın ve her rüsûh (derinlik, incelik) ve ilim sahibinin üzerine olsun!



Altın ve gümüşün sağladığı menfaat ve kazanç hakkında sormuştun. Bundan birkaç yıl önce Tanrı’nın ismi Zeynel Mukarrebin adına, Ebha’nın bahası O’nun üzerine olsun, Rahman’ın melekûtundan şu beyanat zahir olmuştu;



“İnsanların çoğu buna muhtaç görünüyorlar, çünkü ortada bir kazanç olmaz ise, işler geri kalır. Kendi soydaşına, yurttaşına veya kardeşine sevgi, saygı ve koruma duygusuyla faizsiz borç para verecek kimseye az rastlanır. Onun için, insanlara fazlımızın bir eseri olmak üzere, faizi de halk arasında kullanılabilecek diğer muameleler arasına aldık; yani borç para faizi, bu açık hükmün irade semasından nazil olduğu andan itibaren, helaldir, iyidir, temizdir. Bu inayete karşılık olarak, yeryüzü sakinlerinin büyük bir sevinç ve ferahlık içerisinde Âlemlerin Sevgilisi’ni hatırlayacakları ümit edilir. O, gerçekten, dilediği gibi hükmeder. O, faizi bundan önce haram kılmış olduğu gibi şimdi de helal kılmıştır. Emir melekûtu O’nun avucu içindedir; yapar ve emreder, O emir vericidir, her şeyi bilendir.



Ey Zeynel Mukarrebin! Bu açık fazlından dolayı Rabbine şükürler sun. İran ulemasının çoğu yüz bin hile ve oyuna başvurarak faiz parasını şer’i bir kulp takarak yemekle meşgul bulunuyorlardı. Onlar, farkına bile varmadan, Tanrı’nın emir ve hükümleri ile oynamaktadırlar. Fakat bu işte ölçü ve insaf gözetilmelidir. En Yüce Kalem, Tanrı’nın bir hikmetine uyarak, kulları rahatlatmak için, herhangi bir sınır koymaktan geri durmuştur. Tanrı dostlarına adalet ve insaf çerçevesinde davranmalarını, dostların merhametini ve birbirlerine karşı şefkatini gösterecek şekilde hareket etmelerini tavsiye ederiz. İnşallah herkes Hakk’ın dilinden cari olan şeylere göre davranmayı başarır. Söylenen şekilde hareket edilecek olursa elbette Yüce Allah kendi fazlının semasından iki katını ihsan eder. O, gerçekten, fazıl sahibidir, günahları bağışlayıcıdır, rahmetle vasıflanmıştır. Yüceler Yücesi Ulu Tanrı’ya övgü olsun!”



Fakat bu işlerin tatbik ve icrası, zamanın ve hikmetin gereğine göre olabilmesi için, Adalet Evi üyelerine havale edilmiştir. Bir kere daha herkese, adalet, insaf, muhabbet ve gönül hoşluğu ile davranmasını tavsiye ederiz. Bu gibiler, gerçekten, Baha’nın mensupları ve Kızıl Gemi’nin yolcularıdır. İsimlerin Mevlası ve göklerin yaratıcısı olan Tanrı’nın selamı onlara olsun!



BEŞARET (MÜJDELER) LEVHİ



Bu, Ebha’nın Akka Zindanı’nda En Yüce Ufuk’tan (ruh makamının en üst mertebesi) Yükselen Nidasıdır!



O’dur açıklayıcı, bilici ve haberli!



Nidanın ve Yüce Kelime’nin yükselmesinden maksat, kulakların beyan kevserinin sularıyla yalan rivayetlerden arınarak, gökleri ve isimleri yaratmış olanın bilgi hazinesinden çıkan iyi ve kutlu sözü işitme becerisini kazanmalarıdır. Buna biricik gerçek Tanrı tanık ve O’nun isim ve sıfatlarını yansıtanlar vakıftır. Ne mutlu insaflılara!



BİRİNCİ BEŞARET

Bu Ulu Zuhur’da Ana Kitap’tan bütün yeryüzü sakinlerine inayet buyrulan ilk müjde cihat hükmünün Kitap’tan silinmesidir. Şükürler olsun o büyük fazıl sahibi cömert Tanrı’ya ki O’nun vasıtasıyla ilahi fazıl kapısı göklerde ve yerlerde bulunan herkese açıldı.



İKİNCİ BEŞARET

Milletlerin birlikte yaşayıp iyi geçinmelerine izin verilmiştir. Ey kavim! Bütün dinlerle dostça muaşerette bulununuz. Âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın emir semasının ufkundan izin ve irade güneşi işte bu şekilde parladı.



ÜÇÜNCÜ BEŞARET

Çeşitli dillerin öğrenilmesidir. Bu hüküm En Yüce Kalem’den daha önce de sadır olmuştur. Krallar ki Tanrı onların yardımcısı olsun veya dünyada idare ve iktidar dizginini ellerinde tutan devletliler bir araya gelerek aralarında meşveret etsinler ve dünya dili olmak üzere ya mevcut dillerden birisini seçsinler veya yeni bir dil icat etsinler; bu dili bütün dünya okullarında çocuklara öğretsinler. Yazı meselesinde de aynı şekilde davransınlar. Bu takdirde dünya tek bir kıt’a halini alır. Ne mutlu nidayı işitip Ulu Arş’ın Rabbi’nin katından sadır olan bu buyruğu yerine getirene!



DÖRDÜNCÜ BEŞARET

Bu mazlum taifeyi (Bahaîler) koruyup yardımına koşacak her hükümdara, yarış edercesine, muhabbet ve hizmette bulunmak, herkes için bir farzdır. Ne mutlu buna göre davrananlara!



BEŞİNCİ BEŞARET

Bahaîler, topraklarında yaşadıkları her devlete karşı güvenilirlik, sadakat ve samimiyet göstermelidirler. Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Buyurucunun katından inen işte budur. Kıdem Padişahı’nın irade semasından inen bu Ulu Emre yardımda bulunmak bütün yeryüzü sakinleri için bir zorunluluktur; ola ki, bazı milletlerin yüreklerinde yanan düşmanlık ateşi İlahi hikmet ve Rabbani öğüt suyu ile söner de dünyanın ufukları birlik ışığı ile aydınlanır. Ümit olunur ki, biricik gerçek Tanrı’nın kudretini temsil edenlerin çabalarıyla silah salaha (barış, dine olan bağlılık) dönüşür, fesat ve kavga insanlar arasından kalkar.



ALTINCI BEŞARET

Detayı bundan önce En Yüce Kalem’den nazil olan Büyük Barış’tır. Ne mutlu ona sarılıp bilici ve hikmetli Tanrı’nın katından sadır olan buyruğa göre davrananlara!







YEDİNCİ BEŞARET

Kılık kıyafet insanların kendi seçimine bırakılmıştır; fakat ey kavim, cahillere alay mevzusu olmaktan sakınınız.



SEKİZİNCİ BEŞARET

Tanrı’nın bahası (güzellik ve parıltı) ve selamı üzerine olsun, Ruh Hazretleri’nin (Hz. İsa) milletine mensup rahip ve keşişlerin davranışları Tanrı katında anılmıştır; fakat bugün artık inzivayı bırakıp halka karışmaları, gerek kendilerine gerek başkalarına faydası dokunacak şeyler ile meşgul olmaları gerekir. Hepsine evlenme izni verdik. Evlensinler ki, onlardan görünen ve görünmeyen şeylerin ve Yüce Kürsi’nin (taht/Arş’ı Azam’ın altında bir düzlükte olan ve Levh-i Mahfuz’un bulunduğu yer/Allah’ın azametini, kudretini ve büyüklüğünü gösteren ve Arş’ın altında olduğu bildirilen, Allah’ın yarattığı en büyük varlıklardan biri) Rabbi olan Tanrı’yı anacak kimseler meydana gelsin.



DOKUZUNCU BEŞARET

Günah işlemiş olan bir kimse kendisini Allah’tan başka her şeyden çekilmiş ve azade gördüğü bir sırada Tanrı’nın af ve bağışlanma dilemelidir. Bir kimsenin başkalarının yanında kendi suç ve günahından bahsetmesi caiz değildir, çünkü böyle bir itiraf o suç ve günahların Tanrı tarafından affına sebep olmaz. Bundan başka, halk önünde böyle bir ikrar ve itiraf zillet ve hakarete neden olur. Yüce Allah ise Kendi kullarının zilletini sevmez. O, şefkatlidir, keremlidir. Günahkâr, kendisi ile Tanrı arasında, rahmet denizinden rahmet ve kerem semasından bağışlanma dileyerek şöyle söylemelidir;



“İlahi! İlahi! Benim günahlarımı, babamın ve anamın günahlarını bağışla; bunu Senden, tatlı beyanınla cezp olmuş olarak yüce zirveye ve büyük şehadet meydanına koşan âşıkların kanı yüzü hürmetine, ilminde gizli sırların yüzü hürmetine, ihsan denizinde saklı incilerin yüzü hürmetine dilerim. Sen merhametliler merhametlisisin, Senden başka affedici ve kerem sahibi bir Tanrı yoktur.



Rabbim! Görüyorsun; suçun özü ihsan denizine, zayıf iktidar melekûtuna ve yoksul zenginlik güneşine yöneldi. Rabbim! Onu, Kendi iyiliğine ve cömertliğine bakarak umduğundan mahrum buyurma, onu günlerine özgü feyizlerinden alıkoyma, onu yerde ve gökte bulunanlara açtığın kapıdan kovma. Ah! Ah! Hatalarım beni mukaddes huzuruna yakın gelmekten men eyledi ve günahlarım beni celal çadırına yaklaşmaktan alıkoydu. Yapma dediğini yaptım, yap dediğini yapmadım. Beni Sana yaklaştıracak ve benimle bağışların arasında perde olan suçlardan temizleyecek şeyi fazıl ve ihsan kaleminden benim için yazmanı İsimlerin Sultanı yüzü hürmetine Senden dilerim. Sen muktedirsin, Sen feyyazsın. Senden başka izzet ve fazıl sahibi bir İlah yoktur.”



ONUNCU BEŞARET

Kitap imhası hükmünü kitaplardan ve levihlerden kaldırdık. Bu, Nebe-i Azim’i (Büyük Haber) gönderen Tanrı’nın katından bir inayettir.



ON BİRİNCİ BEŞARET

Her türlü ilim ve fen tahsili dinen uygundur. Kastedilen, faydalı ve insanları ilerletecek ilimlerdir. Emir ve hikmet sahibinin katından hüküm işte böyle sadır oldu.



ON İKİNCİ BEŞARET

Herkesin sanat, ticaret ve benzeri bir işle meşgul olması gerekir. Böyle bir iş ile uğraşıyor olmanız biricik gerçek Tanrı’ya ibadetten sayılır. Ey kavim! Tanrı’nın rahmet ve lütfünü düşünün, düşünün de sabah akşam O’na şükürler sunun. Vaktinizi avarelik ve tembellik ile öldürmeyin, kendinize ve başkalarına yararlı olacak şeylerle uğraşın. Ufkundan hikmet ve beyan güneşinin doğduğu bu levihte emir işte böyle sadır oldu. Tanrı katında insanların en kötüsü oturup başkalarından isteyendir. Maddi vasıtalara, bütün vasıtaların sağlayıcısı olan Tanrı’ya tevekkül ederek, sıkıca sarılın. Her kim bir sanat veya kazanç sağlayacak bir işle meşgul olursa böyle bir davranış Tanrı katında ibadetle aynı sayılır. Bu, ancak O’nun herkesi içine alan büyük fazlındandır.



ON ÜÇÜNCÜ BEŞARET

Milletin işleri Tanrı Adalet Evi’nin üyeleriyle ilgilidir. Onlardır Tanrı’nın kullar arasında eminleri ve onlardır Tanrı memleketlerinde Emrin sahipleri… Ey Tanrı’nın hizbi! Dünyanın eğiticisi adalettir; çünkü adalet ceza ve ödül denilen iki direğe dayanır. Bu iki direk insanlığın iki hayat kaynağıdır, çünkü her günün ve zamanın bir gereği vardır. İşte bu sebeptendir ki, işler Adalet Evi üyelerine bırakılmıştır; hal ve zaman neyi gerektiriyorsa onu yapsınlar. Allah’ın hatırı için Emrin hizmetine kalkanlar, Tanrı’nın göze görünmeyen ilhamları ile esinlenirler; herkesin bu gibilere itaat etmesi gerekir. İdare işleri tamamıyla Adalet Evi’yle ilgilidir, ibadet ise Kitap’ta yazılı olduğu şekildedir.



Ey Bahaîler! Sizler muhabbet kaynakları ve Tanrı inayetinin doğuş yerlerisiniz. Dilinizi bir kimseye sövmek veya lanet etmekle kirletmeyiniz. Gözünüzü yaraşmaz şeylerden koruyunuz. Sizde olanı gösteriniz; kabul olundu ise ne ala, aksi takdirde ısrarcı ve saldırgan tavırlar batıldır; müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’a yönelerek onu kendi haline bırakınız. Kedere sebep olmayınız, nerede kaldı ki fesat ve kavga... Tanrı inayeti ağacının gölgesinde büyüyüp Tanrı iradesine göre davranacağınızı ümit ederiz. Hepiniz tek bir ağacın yaprakları ve tek bir denizin damlalarısınız.



ON DÖRDÜNCÜ BEŞARET

Ölüleri ziyaret maksadıyla yolculuk yapmaya lüzum yoktur, hali vakti yerinde olanlar bu gibi yolculukların masraflarını Adalet Evi’ne ödeyecek olurlarsa Tanrı katında daha hoş karşılanacak bir harekette bulunmuş olurlar. Ne mutlu böyle davrananlara!



ON BEŞİNCİ BEŞARET

Cumhuriyetin faydası dünyadaki bütün insanları içine alsa da saltanattaki şevket (büyüklük, heybet) de Tanrı’nın işaretlerindendir; istemeyiz ki memleketler ondan mahrum kalsınlar. Yetkililer bu ikisini bir araya getirecek olurlarsa Tanrı katında ödülleri büyük olur.



Geçmiş mezheplerde, zamanın gereği olarak, din uğruna savaşmak, bir kısım kitapları yok etmek, başka milletler ile dostluk ve muaşerette bulunmamak, bazı kitapları okumamak gibi bir takım hükümler konmuştur. Onun için, bu Ulu Zuhur’da, bu Büyük Haber’de, Tanrı’nın lütuf ve bağışları âlemi sararak, Kıdem Sahibi’nin irade ufkundan, yukarıda yazılı olduğu üzere, yeni hükümler nazil oldu. Bu güzel ve kutlu günde indirdiği şeylerden dolayı Yüce Tanrı’ya şükrederiz. Dünyanın yüz bin dili olsa da sonu olmayan bir güne kadar Tanrı’ya şükretse, bu evraklarda yazılı inayetlerden bir inayetin hakkını ödemekten muhakkak ki aciz kalır. Bunun böyle olduğuna her basiret sahibi arif ve her haberdar âlim şahadet eder. Tanrı kudret ve kuvvetini temsil eden kral ve imparatorların Tanrı’nın emir ve hükümlerini yerine getirmeyi başarmalarını ve destek olmalarını Yüce Allah’tan dilerim.



O’dur güçlü ve kuvvetli, O’dur çağrılara cevap veren.



KELİMAT-I FİRDEVSİYE

(CENNET SÖZLERİ)



O, Beyan Melekûtu’nda Hak Üzere Söz Söyleyendir.



Ey adalet ve insaf sahipleri ve ey sadakat ve iyilik timsalleri! Ben mazlum inleyip ağlayarak “İlahi! İlahi! Dostlarımı feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) tacı ile süsle ve takva (Allah’tan ve yasakladıklarından korkma) kaftanı ile donat” diyorum. Bahaîler Rabbe açıklayıcı sözleri ile yardım eylemeli, halka davranış ve ahlak ile yol göstermelidirler. İş sözden daha etkilidir.



Ey Haydar Ali! Tanrı’nın sena ve bahası senin üzerine olsun! Söyle; insan, güvenilirlik, iffet, akıl ve ahlak ile yükselir, hıyanet, yalancılık, cehalet ve nifak ile alçalır. Hayatıma yemin olsun. İnsanı yücelten ziynet ve servet değil, edep ve irfandır.



İranlıların çoğu yalan ve zan ile yetişmişlerdir. Bu gibilerle isimler halicinden geçip kutsiyet denizinin kıyısında çadır kuranların mertebesi arasında ne büyük fark var! Velhasıl bugünkü insanlar, az bir istisna ile en yüce cennetteki güvercinlerin ötüşlerini dinlemeye layık değil. “Şükreden kullarım ne kadar az!” İnsanların çoğu evham ile yoğrulmuş. Kuruntu denizinin bir damlasını yakin (şüphesizlik/sağlam iman) okyanusunun tamamına tercih ederler, manayı bir yana atarak sözlere yapışırlar, Tanrı ayetlerinin kaynağını bırakarak boş şeylerle oyalanırlar. İnşallah, siz her koşulda kuruntu putlarını kırar, halkı Hak’tan ayıran perdeleri yırtmakta başarılı olursunuz. İş, vahiy ve ilhamın mazharı olan Kıyamet Günü’nün Padişahı’nın elindedir. İşaret ettiğiniz zatın bir kısım mübelliğ (dini tebliğ eden kişiler) hakkında söylediklerine hak vermek gerek. Hakikaten de bazı mübelliğiler diyar diyar geziyor, Hakk’ın ismiyle tebliğ yapıyor, fakat aslında Tanrı Emri’ni baltalıyorlar. Bu türlü tebliğin de adını nusret ve Emri yayma koymuşlar. Hâlbuki mübelliğin ne gibi özellikler taşıması gerektiği Tanrı’nın levihlerinde açık açık yazılıdır. Hak, celali celil olsun, gece gündüz, insanoğlunun makam ve mertebesini yükseltecek şeyler söylemiş ve öğretmiştir. Buna her insaf sahibi şahit, her görür göz sahibi vakıftır. Bahaîler, topluluk içerisinde, mum gibi, etrafa ışık verirler, Tanrı’nın isteğine yapışırlar. Bu makam, makamların sultanıdır. Ne mutlu Kıdem Sultanı Tanrı’nın katında olana göz dikip dünyada olan şeyleri bir yana atana!



Söyle; İlahım! İlahım! İraden çevresinde döndüğümü, cömertlik ufkuna baktığımı, bağış güneşi ışıklarının parıltısını beklediğimi görüyorsun. Ey ariflerin gönüllerinin sevgilisi ve ey Tanrı’ya yakın duranların isteği! Dilerim ki, dostlarını Senin iradene yapışarak kendi iradelerinden vazgeçmeye muvaffak buyurasın. Rabbim! Onları Tanrı korkusu süsü ile süsle; onları feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) aydınlığı ile aydınlat ve sonra kelimeni yaratıkların arasında yüceltmek ve Emrini kulların içerisinde açıklamak için onları hikmet ve beyan orduları ile kuvvetlendir. Sen her istediğine gücü yetensin ve Senin avucundadır her şeyin dizgini. Senden başka güçlü ve günahları bağışlayıcı bir Tanrı yoktur.



Ey yüzünü Hakk’ın yüzüne çevirip bakan! Bu günlerde derin bir hüzün ve kedere sebep olan bir olay meydana geldi. Hakk’a mensubiyet iddiasında bulunan bazı zalimler sadakat, emanet ve insaf kavramları ile taban tabana zıt bir harekette bulundular. Malum şahıs, hakkındaki büyük inayet ve ihsana rağmen, Tanrı’nın gözünü yaşartacak bir kötülük yaptı. Durumu aydınlatıp uyanıklığı sağlayacak şeyi evvelce bildirmiştik. Belki aklını başına toplar da sözünü geri alır diye olayı birkaç yıl örtbas ettiysek de bir yararı olmadı. Bilahare herkesin önünde Tanrı Emri’nin mahvına yürüdü, insaf perdesini yırttı, ne kendine ne de Tanrı Emri’ne acıdı. Şimdi ise başkalarının kötü işlerinin sebep olduğu keder onunkini gölgede bıraktı. Gafillerin dönüp tövbe etmelerini Hak’tan dile. O’dur günahları bağışlayıcı, O’dur fazıl ve kerem sahibi. Bu günlerde el ele verip Tanrı Emri’nin zaferi ile uğraşmalı ki belki gafiller ebedi kurtuluşa götüren yola girerler.



Hülasa, türlü hiziplerin türemesi zayıflığa neden olmuştur. Her bir hizip ayrı bir yol tutmuş, başka bir amaç gütmüştür. Kör ve bilgisiz oldukları halde, kendilerini görür ve bilir sanırlar. İslam milletinin ileri gelenleri buna bir örnek olarak anılabilir. Bir kısım arifler, uyuşukluk ve inzivaya sebep olan esaslara dayanmışlardır. Hayatıma yemin olsun, bu hal insanı makamından düşürür ve gururunu arttırır. İnsan ağacından meyve husule gelmeli, meyvesiz insan, Ruh Hazretleri’nin (Hz. İsa) dediği gibi, meyvesiz ağaca benzer. Meyvesiz ağaç ise yakılmaya layıktır. Bu kimseler, insanların uyuşukluğa sürüklenip evhama kapılmalarına sebep olan bir takım fikirler ileri sürmüşlerdir. Onlar, gerçekte, farkı kaldırmışlar ve kendi kendilerini Hak sanmışlardır. Hak, her şeyden arıdır. Her şeyde O’nun işaretleri görünür. İşaretler O’ndandır, yoksa Kendisi değildir. Dünya defterinde her şey anılmış ve görünürdür. Kâinat tablosu en büyük bir kitaptır. Her göz sahibi, Doğru Yol’a ve Büyük Haber’e ulaştıracak şeyi onda bulur. Güneşin parıltılarına bakınız. Işığı varlığı sarmaktadır. Parıltı ondandır, onun zuhurudur, kendisi değildir. Yerde görülen her şey onun kudretinden, ilminden ve fazlından bir izdir, o ise hepsinden arınmıştır. Mesih Hazretleri (Hz. İsa) “İlim ve hikmet sahiplerinin mahrum bulunduğu şeyi Sen çocuklarına ihsan buyurdun” demiştir. Sebzevarlı bilge (Hacı Molla Hadi Sebzevari; Hz. Bahaullah ile aynı dönemde yaşamış olan meşhur bir İranlı filozof ve şair) bile “İşitir kulak yok, yoksa Sina dağındaki ağacın ezgisi her bir ağaçta mevcuttur.” diyor. Yalın gerçek hakkında bir soru sormuş olan bir filozofa yazdığımız bir levihte bu adı geçen ünlü bilgeyi muhatap tutarak “Eğer şu söz gerçekten senin sözünse dünyanın en yüce noktasındaki insan ağacından yükselen bu sesi niçin işitmedin? İşittin de can korkusu seni gereğini yapmaktan alıkoydu ise, böyle bir kimse anılmaya değmez; yok eğer işitmedinse, demek ki işitir kulaktan mahrumsun.” demiştik. Özetle, söze gelince âlemin kıvancı, işe gelince ümmetlerin utancıdırlar.



Biz Sur’a üfledik. Sur, Bizim En Yüce Kalem’imizdir. Biz boruyu çalınca, Tanrı’nın Kendi inayetiyle korudukları istisna olmak üzere, bütün insanlar yıldırım çarpmışa dönerek bayıldılar. Tanrı eskiden beri inayetlidir.



Söyle; Ey ulema topluluğu! Kalemimin cızırtısı baslar başlamaz beyan melekûtu onu dinlemeye hazırlandı ve onun yüce ve ulu teması (konusu) karşısında bütün diğer temalar (konular) silikleşti. Böyle bir Kalem’i sansürlemeye mi çalışıyorsunuz? Tanrı’dan korkunuz ve kendi zan ve vehimlerinize uymayınız. Sizi inkâr edilemez bir bilgi ve sarsılmaz bir imanla doldurmak için gelmiş Olan’ı izleyiniz.



Suphanallah! İnsanın hazinesi beyanıdır. Ben mazlum onu, Tanrı’yı inkâr edenlerin pusuda beklediklerini düşünerek, açığa vurmakta durakladım. Koruma, âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır. Biz O’na güvendik ve işleri O’na havale ettik. O, bizim ve her şey için kâfidir. O, Kendi izin ve fermanı ile İktidar Güneşi’ni âlemin ufkundan doğdurdu. Ne mutlu görüp tanıyana ve vay arka çevirip inkâr edene!



Fakat yanlış anlaşılmasın, Ben âlimleri sevmişimdir ve severim; yani, hikmetleri sözde kalmayıp dünyada bir eser ve semer bırakan âlimleri severim. Bu mübarek kimselere saygı göstermek herkesin vazifesidir. Ne mutlu böyle davrananlara, ne mutlu tanıyanlara ve ne mutlu her bir durumda insaf ile hareket edip adaletimin sağlam ipine yapışanlara!



İran ahalisi koruyucu ve yardımcıyı bırakmış, cahillerin kuruntularına kapılmıştır. Bu kuruntulara öyle sıkı sarılmışlar ki, ayırmak mümkün değil; meğerki Hak, celil olsun O’nun celali, Kendi kudret kollarını açsın ve ayırsın. Hizipler ile hakikat arasındaki perdeleri iktidar parmağı ile kaldırarak onlara korunmanın, yücelmenin ve yükselmenin neye bağlı olduğunu öğretmesini ve bunu bilerek biricik Dost’un katına koşturmasını Hak’tan dile.



En Yüce Kalem’in Firdevs-i Ala’da

Birinci Yaprağa Yazdığı Tanrı Sözü

Gerçek söylüyorum; bütün yeryüzü sakinlerini koruyan sağlam kale, Tanrı korkusudur. Odur insanlığı koruyacak ve himaye edecek olan sebep… Evet, varlıkta, insanı her yaraşmaz şeyden uzaklaştırıp koruyan bir işaret vardır ki, bunun adına hayâ (namus, edep, Allah korkusu ile günahtan kaçınma) demişlerdir, fakat bu az kimseye mahsustur, herkes bu rütbe ve makama haiz olamaz.



Firdevs- Ala’da

İKİNCİ YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

En Yüce Kalem, şu anda, kudret ve iktidar mevkiinde bulunanlara, yani padişahlara, sultanlara, reislere, emirlere, ulema ve ileri gelenlere öğüt vererek, onlara dini ve dine bağlılığı tavsiye eder. Dünyanın düzeni ve imkân dünyasında olanların güvenliği için en büyük sebep odur. Din direklerinin sarsılması cahillerin kuvvetlenmesine, cüret ve cesaret bulmalarına yol açar. Gerçek söylüyorum, Din’in yüce makamına gelecek her halel kötülerin gafletini arttırır ve sonuç karmaşa olur. İşitiniz ey göz sahipleri ve ibret alınız ey bakış sahipleri!



Firdevs- Ala’da

ÜÇÜNCÜ YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

Ey insanoğlu! Gözün fazılda ise kendi çıkarını bırakıp insanların çıkarı için çalış ve eğer gözün adalette ise kendin için seçtiğini başkaları için seç. Alçak gönüllülük insanı izzet ve iktidar göklerine çıkarır, mağrurluk ise zillet ve hakaretin dip bucağına indirir. Ey Tanrı’nın kulları! Gün ulu ve nida büyük... Bir levihte irade semasından şu yüce söz inmişti; “Ruhtaki bütün kuvvet tamamıyla işitici kuvvete çevrilirse, ancak o zaman En Yüce Ufuk’tan (ruh makamının en son mertebesi) yükselen bu nidayı işitmeye liyakat kazanır denilebilir, yoksa bu kirli kulaklar bu nidayı işitmeye layık değil. Ne mutlu işitenlere ve vay gafillere!”



Firdevs- Ala’da

DÖRDÜNCÜ YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

Ey Allah’ın kulları! İktidar mevkisinde bulunanları nefsanî arzuların kötülüklerinden koruyup adalet ve hidayet ışığı ile aydınlatmasını Yüce Allah’tan dileyiniz. Muhammed Şah (İran Şahı) hazretlerinden, bütün o yüce makamına rağmen, iki kötü davranış sadır olmuştur; birisi, fazıl ve ihsan sahibi Nokta-i Ula Hazretleri’nin (Hz.Bab) sürgün edilmesi, öbürü, memleket işlerini büyük bir dirayetle idare eden vezirin idamıdır. (Söz edilen vezir Mirza Abul Kasım Farahani’dir. 1821’de Iran Başbakanı oldu, 1835’de Muhammed Sah tarafından ölüme mahkûm edildi.)



Sultanların iyilikleri gibi, hataları da büyük olabilir. İktidar ve yetkinin getirdiği gururdan başı dönmeyip adaletten sapmayan, çevresindeki lüks, servet, ihtişam ve emrindeki asker ve silah gücünden etkilenip hakkaniyeti bir yana bırakmayan bir sultan Mele-i Ala (Melekler Âlemi) nezdinde yüce bir rütbe ve makama sahip olur. Herkese böyle asil bir ruha yardım etmek ve iyi davranmak düşer. Ne mutlu o hükümdara ki nefsinin dizginlerine sahip çıkar, öfkesini denetler ve adalet ve insafı adaletsizlik ve zulme tercih eder.



Firdevs- Ala’da

BEŞİNCİ YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

En büyük nimet ve ihsan, birinci derecede, hikmet olmuştur ve olmaya devam edecektir. Hikmet insanın yanılmaz koruyucusudur. İnsana yardım eder ve güç verir. Hikmet, Tanrı’nın habercisi ve O’nun Her Şeyi Bilici isminin işaretidir. Hikmet sayesinde insanın makamının yüceliği belli olur. Hikmet, varlık okulunda, her şeyi bilen ve en önde gelen öğretmendir. Adalet şehrinin baş hatibi hikmettir. Dokuz senesinde (Hz.Bab’ın Emrini açıklamasından dokuz sene sonra Hz.Bahaullah’ın zuhur etmesine atıfta bulunulmuştur) dünyayı zuhurun müjdesiyle aydınlatandır. Dünyanın başlangıcında mana merdivenine çıkan eşsiz hâkim odur. O Rahman’ın iradesiyle Beyan minberine yerleşince iki kelime söyledi. Birincisinden sevindirici vaadin müjdesi, ikincisinden sakındırıcı vaadin korkusu ve bu iki türlü vaatten korku ve ümit meydana geldi. Dünyanın düzeni bu iki esas üzerine kuruldu. Yüce olsun büyük fazıl sahibi olan hikmetli Tanrı!



Firdevs- Ala’da

ALTINCI YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

İnsanların kandili adalettir. Onu zulüm ve doğru yoldan sapmışlığın rüzgârları ile söndürmeyiniz. Adaletten gaye insanlar arasında birliğin oluşmasıdır. Bu yüce sözde Tanrı’nın hikmet denizi dalgalanır. Dünyanın defterleri onun izah ve tefsirine yetmez. Âlem bu süs ile süslenecek olursa “Tanrı’nın herkesi Kendi bolluğundan zengin yapacağı gün” sözünün güneşi dünya semasının ufkundan doğup parlar. Bu beyanın kadrini biliniz, çünkü beyan, En Yüce Kalem ağacının en latif meyvelerindendir. Ne mutlu işitip erene! Gerçek söylüyorum, Tanrı iradesinin semasından inen şeyler dünyaya düzen verir ve dünyadakilere birlik getirir. İşte Mazlum’un dili bu büyük zindanda (Akka) böyle söyledi.



Firdevs- Ala’da

YEDİNCİ YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

Ey her ümmetin ilim ve hikmet sahipleri! Yabancılığa gözünüzü kapayınız, birliğe bakınız, bütün yeryüzü sakinlerini rahat ve huzura kavuşturacak vasıtalara yapışınız. Bu bir karış dünya tek bir vatan, tek bir makamdır. İhtilafa neden olan övünçlerinizden vazgeçiniz, ittifak sebeplerine yöneliniz. Bahaîler için övünç ilim, hikmet, amel ve ahlakladır, yoksa vatan ve makam ile değil… Ey yeryüzü sakinleri! Bu semavi sözün kadrini biliniz, çünkü bu söz, bilicilik denizinde gemi, görücülük cihanında güneş gibidir.



Firdevs- Ala’da

SEKİZİNCİ YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

Eğitim sistemi çocuklara öncelikle din terbiyesi vermeli, ta ki, Tanrı kitaplarında yazılı ödül ve ceza hükümleri onları yapılmayacak şeylerden uzak tutup yapılacak şeylerin süsü ile süslesin. Fakat çocuklara verilecek dini talim ve terbiye, onlarda bağnazlık ve cahilce gurur doğuracak derecede olmamalıdır. Adalet Ev üyeleri, aralarında konuşarak kitapta görünüşe göre eksik kalmış hükümleri tamamlasınlar ve icra mevkisine koysunlar. Tanrı dilediğini onlara ilham edecektir. O müdebbirdir (önlem alan, düşünceli), bilicidir.



Bundan önce iki konuşma dili takdir olunmuştu; iki dilin tek bir dil haline dönüşmesine çalışılmalıdır. Bu, mevcut yazılar için de böyledir. Böyle yapılırsa, insanın ömrü çeşitli diller öğrenmek için boşu boşuna harcanmamış olur, dünya tek bir şehir ve tek bir kıt’a halini alır.



Firdevs- Ala’da

DOKUZUNCU YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

Gerçek söylüyorum, her şeyin yeteri kadar olanı makbuldür, sınırın aşılması zarar getirir. Batılıların medeniyetine bakınız; bu medeniyet dünyayı ne kadar ıstıraba düşürmüş ve nasıl ürkütmekte… Şeytani bir makine icat edilmiş ve daha önce kimsenin görüp duymadığı ölçüde felaket saçan acımasız bir silaha dönüşmüş. İnsanlar tek bir ortak amaç edinmedikçe ve evrensel bir dinde birleşmedikçe, bu tür güçlü ve karşı konulmaz bozuklukların temizlenmesi mümkün değildir. Bu Mazlum’un çağrısına kulak veriniz ve Küçük Barış’a sıkıca sarılınız. Dünyada garip ve şaşırtıcı şeyler mevcuttur, ama bunlar insanların aklının ve kavrayışının üstündedir. Bu şeyler dünyanın tüm atmosferini değiştirecek güce ve öldürücü zehre sahiptirler. Suphanallah! Şaşırtıcı bir şey gözledik. Şimşek veya onun gibi bir güç bir kullanıcı tarafından kontrol edilmekte ve onun emriyle hareket etmekte. Sağlam ve yenilmez emrinin kuvvetiyle dilediğini ortaya çıkarmaya muktedir olan Güçlü Rabbin şanı celil olsun!



Ey Baha Ehli (Bahaîler)! Nazil olan her emir varlık âlemi için sağlam bir kaledir. Sizleri korumaktan ve yüceltmekten başka bir isteğim yoktur. Adalet Evi üyelerine Tanrı’nın kullarını, cariyelerini ve çocuklarını korumalarını tavsiye ederim. Adalet Evi üyeleri her bir durumda halkın çıkarlarını göz önünde tutmakla sorumludurlar. Ne mutlu o emire ki esirin elinden tutar, o zengine ki yoksula bakar, o adaletliye ki mazlumun hakkını zalimden alır ve emine ki Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Buyurucunun katından emredilene göre hareket eder.



Ey Haydar Ali! İzzetim ve övgüm senin üzerine olsun. Öğütlerim dünyayı sardı. Buna rağmen sevinç ve mutluluk yerine hüzün ve keder getirdi; çünkü Beni sevdiğini iddia eden bazıları gurura kapıldılar ve Bana öyle sıkıntılar verdiler ki geçmiş dinlerin müritleri ve Iran uleması Beni böyle üzmemişti. Bundan önce de dediğimiz gibi; Felaketim, mahpusluğum ve düşmanlarımdan Bana gelen fenalıklar değil; felaketim, Bana mensubiyet iddiasında bulunan dostların kalp ve kalemimi incitecek davranışlarıdır. Tekrar tekrar nazil olan bu gibi beyanat gafiller üzerinde etki bırakmadı, çünkü nefsanî arzularının esiri olmuş görünüyorlar. Dönüp tövbe eylemeleri için herkese yardımcı olmasını Tanrı’dan dile. Nefis kendi zevkinin peşinde oldukça suç ve hatanın önüne geçilemez. Ümit ederiz ki, ilahi gücün eli ve semavi inayet yağmurları tüm insanlara ulaşır ve onları affedicilik ve lütuf kaftanıyla süsler ve onları O’nun kulları arasında O’nun Emrine zarar verecek şeylerden korur. O gerçekten güçlüdür, kuvvetlidir, acıyıcıdır ve günahları bağışlayıcıdır.



Firdevs- Ala’da

ONUNCU YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

Ey dünya sakinleri! İbadet amacıyla inzivaya çekilmek ve dünya zevklerinden rahatsızlık verecek kadar mahrum kalmak kabul şerefiyle müşerref olmaz. Göz ve akıl sahipleri neşe ve ferahlık verecek şeylere bakarlar. Böyle şeyler, zan soyundan ve vehim rahminden çıkıp doğar. Bu gibi hareketler bilen kişilere yaraşır şeyler olmamıştır ve olamaz. Tarih boyunca bazı kimseler dağların kovuklarında yaşamışlar, kimisi de gecelerini mezarlıklarda geçirmişler. Söyle; Mazlum’un öğüdünü dinleyiniz, sizdekinden vazgeçip sözüne güvenilir öğütçünün buyruğuna sarılınız. Kendinizi sizin için yaratılmış olan şeylerden mahrum etmeyiniz. Muhtaçlara nafaka vererek yardımcı olmak Tanrı’nın çok sevdiği ve beğendiği bir iştir, başta gelen güzel davranışlardan sayılır. Bakınız Rahman Kuran’da ne buyuruyor; “Kendilerinin ihtiyaçları olsa bile ötekileri kendi nefislerine tercih ederler. Nefsinin cimriliğinden/doymazlığından korunanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Bu konuda bu söze sözlerin padişahı dense gerçekten uygundur. Ne mutlu kardeşini kendinden üstün tutana! Böyle bir kimse, bilici ve hikmetli Tanrı’nın katında Sefine-i Hamra’da (Kızıl Gemi’de) yolculuk eden Bahaîlerdendir.



Firdevs- Ala’da

ON BİRİNCİ YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

İsim ve sıfat mazharlarına bundan böyle bu En Büyük Zuhur’da ortaya çıkan şeylere bağlı bulunmalarını, anlaşmazlığa sebebiyet vermemelerini ve sonu gelmeyen bir sona kadar şu evraklarda nazil olan parlak sözlerin ufuklarına bakmalarını emrediyoruz. Anlaşmazlık kan dökülmesinin ve halkın perişanlığının nedenidir. Mazlum’un sözünü dinleyiniz, ondan şaşmayınız. Bir kimse bu Zuhur’da En Yüce Kalem’den nazil olan şeyleri düşünecek olursa, bu Mazlum’un bütün bu yazılardan maksadının, Kendisi için bir mevki ve makam elde etmek olmayıp sadece insanları yüksek sözler ile En Yüce Ufka (ruh makamının en üst mertebesi) çekmek ve yeryüzü sakinlerine din ayrılığı yüzünden meydana gelen didişme ve boğuşmalardan kurtaracak şeyleri işitme becerisini kazandırmak olduğunu kesin bir doğrulukla anlar. Kalbim, kalemim, dışım ve içim buna tanıklık eder. Ümit ederim, herkes içinde saklı hazinelere yönelir.



Ey Baha Ehli! Düşünce gücü ilim, bilim ve sanatın mahzenidir. Çalışınız ki bu gerçek madenden hikmet ve beyan incileri çıkarak insanlığın birlik ve güvenliğine neden olsun. Bu Mazlum bütün darlık, genlik, izzet ve zahmet hallerinde herkesi sevgiye, dostluğa, şefkat ve birliğe davet etmiştir. Her ne zaman bir parça yücelme ve yükselme alametleri belirse perde arkasında saklı kimseler hemen meydana çıkarak kılıçtan keskin iftiralarda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Bu gibiler bir takım itiraz ve uydurma sözlere yapışarak Tanrı ayetleri denizinden uzak düşmüşlerdir. Arada bu perdeler bulunmasaydı İran iki üç sene gibi az bir zamanda beyan kuvvetinin etkisi altına girer, devlet ve milletin şanı yükselirdi; çünkü maksat ve gaye, gizlisi saklısı olmadan, bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış olurdu.



Velhasıl, kâh açık açık, kâh üstü örtülü, ne söylemek gerekirse hepsini söyledik. İran’ın ıslahından sonra Kelime’nin güzel kokuları başka memleketlerde de duyuldu; çünkü En Yüce Kalem’den sadır olan şeyler bütün dünyanın terbiye ve gelişmesine sebep ve her hastalığa şifa verici en etkili ilaçtır. N’olaydı anlayıp bilselerdi!



Ey Haydar Ali! Cud (Muhammed Cevad-i Kazvini; Hz.Bahaullah kendisine İsmullahi’l Cud -Tanrı’nın İnayet Adı- lakabını vermiştir.) adına gönderdiğin öbür mektubunuz mukaddes huzura erişti. Allah’a hamdolsun, Allah’ın tekliği inancı ve takdis ışığı ile aydınlanmış, muhabbet ve sevgi ateşi ile tutuşmuştu. Gözlere görücülük kuvveti ihsan buyurmasını ve taze bir ışıkla ışıklandırmasını Hak’tan dile; ola ki, eşi ve benzeri bulunmayan şeye ererler. Bugün, Ana Kitap’ın ayetleri güneş gibi parlamakta... Onlar geçmiş ve geleceğin sözleriyle kıyaslanamaz. Mazlum, Kendi Emrine başkalarının sözlerinden delil ve ispat getirmeyi sevmez, O’dur çevreleyen, O’ndan başkasıdır çevrelenen. Söyle; Ey kavim! Siz sizdekini okuyun, biz de bizdekini okuruz. Tanrı’ya yemin olsun, bizdekinin anıldığı yerde âlemlerin anışları ve ümmetlerin yazıları anılmaya değmez. Her bir halde, “Din Günü’nün sahibi ve ulu Arş’ın Rabbi olan Tanrı O’dur.” diyen kimse buna şahadet eder.



Suphanallah! Hakikate göz yuman Beyaniler (Babiler; Hz. Bab’a iman edenler) acaba hangi hüccet (senet, vesika, delil) ve kanıt ile İmkânın Efendisi’ne arka çevirmişlerdir? Bu Emrin makamı, zuhura gelmiş ve gelecek olan makamların üstündedir. Bugün, böyle bir varsayımdan Tanrı’ya sığınırız, Nokta-i Beyan (Hz.Bab) hazır olsa da bu Emrin doğruluğunu kabulde bir an için duraklasa, bizzat kendisinin şu sözünün kapsamına dâhil olur. Demiştir ve O’nun dediği hakikattir; “Men Yuzhiruhullah’ın (Allah’ın Tezahür Ettiği Kimse’nin) yeryüzünde en yüksek makamı işgal eden kimseyi reddetmeye salahiyeti vardır.” Söyle; Ey bilgisizler! Bugün o Hazret “’O’na kulluk edenlerin birincisi Benim.” demektedir. Halkın manevi anlayış birikimi kıt, anlayışı cılızdır. En Yüce Kalem onların fakirliğine ve âlemlerin Rabbi olan Allah’ın zenginliğine tanıklık eder.



Süphandır o Zat ki, yaratıkları yaratmıştır, O’dur görünmeyenleri kemal üzere bilen... Ana Kitap nazil oldu ve İnayet Rabbi en yüce izzet tahtına oturdu. Gün ağardı, ama insanlar anlamıyorlar. Ayetler gönderildi, ama o ayetleri nazil eden Kimse büyük bir üzüntü içinde. Gerçekten de, benim başıma gelenler varlık âlemini ağlattı.



Söyle, Ey Yahya (Mirza Yahya; Hz.Bahaullah’a isyan eden kardeşi)! Kendinde yeterli bir bilgi görüyorsan bir ayet getir. Müjdecim (Hz.Bab) bundan önce böyle söylemişti, şu anda ise “O’na kulluk edenlerin birincisi Benim.” demektedir. İnsaf et, kardeşim. Benim beyan denizim çalkalanır dururken sende ne beyan olabilir? Benim Kalemimin cızırtısının yanında senin sesin mi işitilir? Benim kudretimin göründüğü yerde senin kudretin mi olur? Allah için insaf et, sen karşımda ayakta dururken, sana müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın ayetlerini dikte ettirdiğimi hatırla. Sakın, Yalan Timsali (Mirza Yahya’yı Hz. Bahaullah’a isyan etmesi için kışkırtan İsfahanlı Seyyid Muhammed isimli kişi kastedilmiştir) seni bu açık gerçeği teslim etmekten alıkoymasın.



Ey yüzünü yüzüme çevirip bakan! Söyle; damlanın hatırı için Tanrı ayetleri denizinden mahrum oldunuz, zerreye sarılarak Gerçeklik Güneşi’nin nurlarının parıltılarından uzak kaldınız. Baha olmasaydı kim herkesin önünde böyle bir söz söyleyebilirdi? İnsaf ediniz, zalimlerden olmayınız. Denizler O’nunla dalgalandı, sırlar O’nunla açıklandı, ağaçlar “Mülk ve melekût, ayetleri indiren ve delilleri açıklayan Tanrı’ya mahsustur.” diye dile geldi. Müjdeci (Hz.Bab) hazretlerinin Farsça Beyan kitabını adalet gözü ile okuyup inceleyiniz. O sizi sırata kılavuzlar. O, bundan önce, ulu adının tahtında oturmuşken söylediği şeyi şimdi de söylemektedir.



O taraftaki dostların durumlarını anlatmışsın. Hamdolsun Allah’a, her biri Yüce Allah tarafından anılmak şerefine nail olmuştur. Hepsinin isimleri Beyan Melekûtu’nda Azamet Dili’nden dökülmüştür. Ne mutlu şefkat ve kerem sahibi Rablerinin ellerinden vahiy ve ilham şarabını içmiş olan kimselere! Tam bir sebat ve istikamet göstermeye muvaffak olmalarını ve hikmet ve beyan askerlerinden yardım görmelerini Tanrı’dan dileriz. O güçlüdür, kuvvetlidir. Onlara Benim tarafımdan selam söyle; acıyıcı ve günahları bağışlayan Rablerinin bağış semasının ufkundan anış güneşinin kendileri için nasıl parladığını onlara müjdele.



Hüseyin’den söz etmişsin. Biz onun vücudunu affedicilik kaftanıyla donattık ve başını bağış tacıyla süsledik. Bu açık ve parlak inayetten ötürü insanlar arasında övünebilir. Söyle; Üzülme, bu kutlu ayetin inmesi üzerine yeni doğmuş gibi oldun. Söyle ona; Artık suçun günahın yok, Tanrı Kendi büyük zindanında (Akka) beyanının kevseri ile seni yıkayıp temizledi. Seni Kendi zikir ve senasıyla desteklemesini ve göze görünmez askerleriyle yardım etmesini yüce ve kutlu Tanrı’dan dileriz. O güçlüdür, kuvvetlidir.



Tar’lılardan (Isfahan yakınlarında bir köy) bahsetmişsiniz. Biz bakışlarımızı Tanrı’nın oradaki kullarına çevirdik. İlk söz olarak onlara Beyan Noktası’nın (Hz.Bab) bu Zuhur için buyurmuş olduğu şeyi hatırlamalarını tavsiye ederiz. Bu öyle bir Zuhur’dur ki, isimler onunla sarsıldı, kuruntu onunla devrildi, Ululuk Dili kendi En Yüce Ufku’ndan (ruh makamının en üst mertebesi) “Tanrı’ya yemin olsun ki olmuş ve olacak şeyleri sevindiren gizli hazine ve saklı sır meydana çıktı.” diye seslendi. Beyan Noktası “O, ne Benim ne de Beyan’da anılan şeyler ile işaretlenen birisidir.” demiştir ve O’nun dediği hakikattir.



Biz onlara adalet ve insaf, dürüstlük ve dindarlık, insanlar arasında Tanrı kelime ve mertebelerinin yükselmesine sebep olacak davranışlar tavsiye ederiz. Ben adaletle öğüt verenim. Kaleminden imkân âleminin sakinleri için tatlı rahmet suyu ve sözünden hayat kevseri akan Zat bu dediğime tanıklık eder. Mütealı (yüksek, yüce) olsun bu büyük kerem ve ihsan!



Ey Tar ahalisi! Muhtar’ın (dilediği gibi davranan) sesine kulak veriniz. O sizi âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya yaklaştıracak şey ile anıyor. O size Akka zindanından yöneliyor, hiçbir kuvvetin mahvedemeyeceği ve hiçbir arka çeviricinin değiştiremeyeceği bir Kitap’ta isim ve zikirlerinizi ebedi kılacak şeyi sizin için indiriyor. Halkta olanı bırakınız, Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Buyurucunun size buyurduğuna sarılınız. Bugün Sidret’ül Münteha (arşın sağ yanındaki bir ağaçtır ki ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın Zat âlemidir) seslenip “Ey kavim! Meyvelerime ve yapraklarıma bakınız. Hışırtıma kulak veriniz. Sakınınız ki kavmin şüpheleri sizi yakinlik (şüphesizlik/sağlam iman) nurundan ayırmasın.” ve beyan denizi “Ey dünyanın sakinleri! Dalgalarıma ve Benden görünen hikmet ve beyan incilerine bakınız.” demektedir. Tanrı’dan korkunuz, gafillerden olmayınız.



Bugün Mele-i Ala’da (Melekler Âlemi) büyük bayram var, çünkü Tanrı kitaplarındaki yazılı vaatler gerçekleşti. Gün, en büyük neşe günüdür. Herkes, büyük bir sevinç ve neşe içerisinde yakınlık sahasına koşmalı, uzaklık cehenneminden kurtulmalı.



Ey Tar’lılar! Ulu İsmimin kuvvetiyle manevi anlayış kadehini kavrayınız ve Tanrı’nın Misakına karşı gelip, O’nun delillerini ve kesin kanıtlarını inkâr eden ve O’nun tüm yeri ve göğü kaplayan ayetlerine itiraz eden insanlara rağmen içiniz.



Beyan’a sırt çevirenler Şiilerin gittiği yola gidiyorlar. Onları kendi sanı ve kuruntuları ile baş başa bırakınız. Onlar, bilici ve hikmetli Tanrı’nın kitabındaki “en mahrum kalmış” kimselerdendir. Şimdi tüm Şii uleması minberlerde Hakk’a sövüp lanet okumakla meşgul... Suphanallah! Devletabadi de onlara uyarak minbere çıkmış, levihi haykırtan ve kalemi inleten sözler söyleyip duruyor. Bir onun davranışına, bir de, baham ve inayetim üzerine olsun, Eşref’in davranışına bakınız ve düşününüz. Bir onu, bir de bu İsmimin aşkı uğruna kurban yerine koşup canlarını seve seve Âlemlerin Emeli uğruna feda eden dostları düşününüz. Emir apaçık ve gün gibi parlak... Ne çare ki kavim kendi perdeleriyle perdelenmiştir. Onları gittikleri yanlış yoldan dönmeye muvaffak buyurmasını Hak’tan dileriz. O gerçekten tövbeleri kabul eden acıyıcı Tanrı’dır.



Ey Tar’lılar! Sizleri bu makamdan selamlar, kutlu ve yüce Tanrı’dan Kendi ihsan elleri ile size sebat ve istikamet şarabından içirmesini dileriz. O feyyazdır (ilim, irfan, bereket, bolluk veren), azizdir, övgüye değerdir. Kendi bencil ihtiraslarıyla oyalanıp boş kuruntulara yapışan, olgunlaşmamış insanları kendileriyle baş başa bırakınız. O gerçekten sizin yardımcınız ve imdadınıza yetişendir. O dilediğini yapmaya muktedirdir. Tek, bir, eşsiz, güçlü ve kuvvetli Tanrı ancak O’dur.



Zuhur’un doğuş yerine yönelip bu kutlu, aziz ve bedi günde manevi anlayış ülkesinde beyan dilinden sadır olanın doğruluğunu kabul ve itiraf edenlere tarafımızdan selam ve senalar olsun!



TERAZAT (SÜSLER) LEVHİ



İsimler Üzerine Müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) Olan İsmim İle



En büyük övgü ve şükran, Adların Sahibi ve Göklerin Yaratıcısı Olan’a yaraşır; O’nun zuhurunun denizi âlemin gözleri önünde çalkalanıp durmakta, Emrinin Güneşi her tür perdenin içinden parlar, yemini hükümsüzlüğün ötesindedir. Despotların yasakları ve firavunların zulmü O’nu dilediğinden geri koymadı. Ne şanlıdır O’nun saltanatı! Ne büyüktür O’nun iktidarı! Ne şaşılacak şey! Ayetler dünyayı kapladığı, hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtlar nur gibi her yönden görünüp parladığı halde bu cahil insanlar yine de gaflet uykusunda ve hatta sırt çevirmekte... N’olaydı sırt çevirmekle yetinselerdi! Hayır, bununla yetinmeyerek Kutlu Ağacı kesmek için aralarında görüşüp duruyorlar. Emrin ilk günlerinden başlayarak nefsanî arzularının kulu olan kimseler büyük bir zulüm ve sapmışlıkla Tanrı ışığını söndürmeye çalıştılar. Fakat Tanrı onların bu amaçlarına ulaşmalarına izin vermedi, Kendi saltanatı ile nurunu açıkladı ve Kendi kudreti ile onu korudu; öyle ki, sonunda yer ve gök onun ışığı ile aydınlandı ve parlayışı ile parladı. Hamdolsun her bir halde O’na!



Suphansın sen ey âlemlerin İlahı ve ümmetlerin İsteği! Sen İsm-i Azam’la (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) zahir olansın; o İsm-i Azam vasıtasıyladır ki hikmet ve beyan incileri Senin bilgi okyanusundaki sedeflerden çıkıp gözler önüne serildi; o İsm-i Azam vasıtasıyladır ki, Talat Güneşi’nin doğması ile beraber bütün cihanı aydınlatan ışıklarla diyanet gökleri süslendi. Emrinin yüzünü güldürecek, kudret bayraklarını kullar arasına dikecek ve hidayet (Hak yoluna kılavuzlama) sancaklarını memleketinde dalgalandıracak şeyler için Kendi hizbine yardım et. Bunu Senden yaratıkların arasında hüccetini (senet, vesika delil) ve kulların arasında kesin kanıtını tamamlayan Kelimen yüzün hürmetine dilerim. Rabbim! Onları fazıl ipine yapışmış ve kerem kaftanının eteklerine sarılmış görüyorsun. Onları Kendine yaklaştıracak ve başkasından ayıracak şeylere muvaffak buyur.



Ey Varlığın Sultanı! Ey görünen ve görünmeyen şeylerin Koruyucusu! Emrinin hizmetine kalkanları Kendi iradenle dalgalanan bir deniz, Sidre ateşiyle yanan bir meşale ve irade semasının ufkundan parlayan bir yıldız eyle. Bunu dilerim Senden. Sen, dünyanın gücüyle yenilmeyen ve ümmetlerin kuvveti karşısında acze düşmeyen bir güçlüsün.



Ey beyanımın şarabını manevi anlayış kadehinden içen kimse! Bugün, Firdevs-i Ala’da (En Yüce Cennet’te) Sidret’ül Münteha’nın (arşın sağ yanındaki bir ağaçtır ki ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın Zat âlemidir), İsimlerin Sahibi tarafından kudret eliyle dikilen bu Kutlu Ağacın hışırtısından şu yüce sözler işitildi;



BİRİNCİ TERAZ VE BİRİNCİ TECELLİ

Ana Kitap’ın ufkundan parlayan birinci teraz (süs) ve tecelli, insanın nefsinin yücelmesi ve alçalmasına, zillet ve izzetine, varlık ve yoksulluğuna sebep olacak şeyleri tanıması hakkındadır. İfa mertebesine ve olgunluğa ulaşan insanın servete ihtiyacı olur. Bu servet, sanat ve ticaretten meydana gelirse akıllılarca beğenilir ve hoş karşılanır.



İnsanlığın terbiyesini ve ümmetlerin ıslahını gaye edinip bu uğurda çalışanlar, hikmet Kevserlerinin sakinleri ve doğru yolun kılavuzlarındandır. Onlar halkı doğru yola kılavuzlar, varlığı yükseltecek ve ilerletecek şeyleri onlara bildirirler. Doğru yol, insanı idrak kaynağına ve gerçek anlayışın merkezine kılavuzlar ve izzet, şeref ve gerçek büyüklüğe kavuşturur. Ümit ederim ki, her şeyi bilen Hikmetlinin inayetiyle gözlerdeki perde kalkar ve görücülük artar da insanlar niçin yoktan var edilmiş olduklarının sebebini bulup anlarlar. Bugün körlüğü azaltıp görücülüğü arttıran her şey iltifata layıktır. Bu görücülük, biliciliğin elçisi ve kılavuzudur. Hikmet sahiplerinin katında aklın biliciliği gözün görücülüğündendir. Baha’ya mensup olanlar her bir halde yaraşanı yapıp öğrenmekle yükümlüdürler.



İKİNCİ TERAZ

Dinlerle samimiyet içinde beraber yaşama ve iyi geçinme, Sina Dağı’nda Musa ile Konuşan’ın getirdiğini göstermek ve her konuda insaftır. Vefa duygusu ve temiz yürekle donanmış olanlar bütün yeryüzü sakinleriyle iyi geçinmelidirler, çünkü bu birleşme ve ittifak doğurur; birleşme ve ittifak ise âlemin düzeni ve ümmetlerin hayatı demektir. Ne mutlu şefkat ve merhameti içtenlikle benimseyip kin ve husumeti bırakanlara! Bütün dünya halklarına hoşgörülü ve iyiliksever olmalarını tavsiye ederim. Bu ikili dünyadaki karanlığı dağıtacak iki lamba ve milletleri gerçek bilgiye kavuşturacak iki öğretmendir. Ne mutlu erenlere ve vay gafillere!



ÜÇÜNCÜ TERAZ

Güzel huydur. Güzel huy, biricik gerçek Tanrı’nın insanlara ihsan buyurduğu en güzel süstür. Tanrı Kendi dostlarının vücutlarını bu süs ile süsler. Hayatıma yemin olsun, onun ışığı güneşin ışığından ve onun parıltısı güneşin parıltısından üstündür. Güzel huylular Tanrı yanında yaratıkların cevherlerinden sayılır. Dünyanın izzet ve yüceliği buna bağlıdır. İyi huy halkı doğru yola ve Büyük Haber’e kılavuzlar. Ne mutlu Mele-i Ala’ya (Melekler Alemi) mahsus huy ve sıfatlarla donanmış olanlara! Sana yakışan, her koşulda, gözünü adalet ve doğruluktan ayırmamaktır. Saklı Sözler’de Ebha’nın kaleminden şu yüce hitap sadır olmuştu; “Ey Ruh Oğlu! En çok sevdiğim şey insaftır. Bana rağbetin varsa ondan yüz çevirme; güvenimi kazanmak istersen ondan gafil olma. Bir şeyi başkalarının gözüyle değil kendi gözünle görür, başkalarının bilgisi ile değil kendi bilginle bilirsen buna muvaffak olursun. Gereğini artık sen düşün. Bu benim Sana bir ihsanım, senin için bir inayetimdir. Onu gözden ırak tutma.”



İnsaf ve adalet sahipleri, çok yüksek bir makama ve yüce bir mertebeye sahiptir. İyilik ve Tanrı korkusu ışığı bu gibi kimselerden saçılır. İnsanların ve memleketlerin bu iki ışık kaynağından mahrum kalmamaları ümit olunur.



DÖRDÜNCÜ TERAZ

Güvenilir olmakla ilgilidir. Güvenilirlik, gerçekten dünyada yasayan herkes için bir güvence kapısı ve Rahman’ın katından izzet alametidir. Ona kavuşan, servet elde etmiş olur. Güvenilirlik, halkın rahat ve güvenliği için en büyük kapıdır. Her şeyin kıvamı ona bağlıdır. İzzet, büyüklük ve servet dünyaları onun ışığı ile aydınlanır ve parlar.



Bundan bir süre önce En Yüce Kalem’den şu tatlı sözler sadır olmuştu;



“Senin ve Ulu Arş’ın Rabbi olan Tanrı’nın katında güvenilir olmanın ve mertebesinin ne olduğunu sana bildiriyoruz. Günlerden bir gün Yeşil Ada’mıza gitmek üzere yola çıktık. Oraya varınca ırmaklarını akar, ağaçlarını birbirine sarılır gördük. Güneş ışınları ağaçların aralarında oynaşıyordu. Sağa dönüp baktık ve işte orada Kalem’in vasıflandırmaktan ve o latif, şerif, yüce ve kutlu noktada Yaratık Mevlasının gördüğünü tariften aciz olduğu şeyi gördük. Sonra sola dönüp baktık ve işte orada Firdevs’i Ala simalarından bir simayı bir nur direği üzerinde durur gördük. Nur direği üzerinde duran o Firdevs’i Ala siması, yüksek sesle şöyle çağırıyordu; “Ey yerde ve gökte oturan topluluklar! Bakınız şu güzelliğime, şu nuruma, şu görünüşüme ve şu parlayışıma. Biricik gerçek Tanrı’ya yemin olsun ki, Ben Güvenilirliğim, onun Mazharıyım, onun Cemaliyim. Ben, Bana sarılan, Benim rütbemi ve makamımı kavrayan ve Benim eteğime yapışan herkesin ödülünü vereceğim. Ben Baha ehlinin en büyük süsüyüm. Bu yaratık âlemindeki herkesin izzet kaftanıyım. Ben, dünyanın refahına en ulu vesile ve bütün varlıkların güven ufkuyum.”



İnsanları Varlığı Var Eden’e yaklaştıracak şeyi senin için indirdik.



Ey Bahaîler! O sizin vücutlarınız için en güzel süs, başlarınız için en şahane taçtır. Her şeyden haberdar olan Buyurucu’nun katından sadır olan buyruğa uyarak onu alınız.



BEŞİNCİ TERAZ

Tanrı kullarının mevki ve mertebelerinin korunmasıdır. Bu konuda hiçbir tolerans gösterilmemeli, doğruyu söylemekten çekinilmemelidir. Bahaîler hiçbir kimsenin hakkını inkâr etmemeli, hüner erbabını (bir beceri, meslek, uzmanlık sahibi olanları) muhterem tutmalı, bundan öncekilerin yaptığı gibi dillerini şunu bunu karalamakla kirletmemelidir. Bugün fen güneşi Batı göklerinin ufkundan görünmekte ve hüner ırmağı o tarafın denizinden çıkıp akmaktadır. İnsaflı söz söyleyip nimetin kadrini bilmek gerek. Tanrı’ya yemin olsun, insaf kelimesi güneş gibi parlar ve ışık saçar. Hak’tan herkesi onun ışıkları ile aydınlatmasını dileriz. O her şeye gücü yetendir, icabete layık ancak O’dur. Bu günlerde doğruluk ve dürüstlük yalancılığın pençesinde, adalet zulüm kırbaçları altında, fesat dumanı dünyayı sarmış bulunmakta; öyle ki nereye bakılırsa saf saf olmuş askerden başka bir şey görülmez ve hangi yöne dönülse kılıç şakırtılarından başka bir şey işitilmez. Hak’tan dileriz ki, Kendi kudret mazharlarını dünyaya düzen verecek ve ümmetleri rahata kavuşturacak şeylere muvaffak buyursun.



ALTINCI TERAZ

Bilgi Allah’ın en büyük nimetlerindendir. Bunu herkesin tahsil etmesi gerekir. Bugünkü sanatlar ve aletler, O’nun En Yüce Kalem’den kitap ve levihlere akseden ilim ve hikmetinin neticeleridir. En Yüce Kalem, hikmet, beyan ve zanaat incilerini kendi hazinelerinden çıkarıp gözler önüne seren kalemdir. Bugün yerin sırları göz önünde mevcut ve gözle görülüyor. Gazeteler dünya haberlerini her tarafa uçuruyor. Gerçekten de gazete dünyanın aynası… Çeşitli milletlerin ve kavimlerin iş ve eylemlerini gösteriyor; hem gösteriyor hem işittiriyor. Gazete, gözü, kulağı ve dili olan bir aynadır; hayret verici bir zuhur ve büyük bir olaydır. Fakat gazete yazarı şahsi garezden sakınmalı, adalet ve insaf sahibi olmalı, ancak dikkatli bir araştırmadan sonra doğruluğuna kanaat getirdiği şeyleri yazmalıdır. Gazetelerin Bana dair yazdıklarının çoğu gerçekten uzaktır. İyi ve doğru sözün makam ve mertebesi, ilim semasının ufkundan parlayan güneşin makam ve mertebesi kadar yüksektir. Bu deniz bütün âlemin gözleri önünde dalgalanmakta, hikmet ve beyan Kalemimin eserleri meydanda… Gazetelerde Benim Ta (Tahran) ilinden kaçıp Irak’a gittiğim yazılmıştır. Suphanallah! Ben Kendimi bir an gizlemedim; her zaman herkesin gözü önündeyim. Biz kaçmadık ve kaçmayız; bilakis cahil insanlardır ki Bizden kaçıyor. Biz, beraberimizde İran ve Rus devletlerinin atlıları olduğu halde vatandan çıktık, izzet ve iktidar ile Irak’a geldik. Hamdolsun Allah’a, Benim durumum gök gibi yüce ve güneş kadar aşikâr. Gizlilik bu makama uğramaz, korkuya ve sükûta burada yer verilmez. Kıyametin sırları ve saatin alametleri hep göz önünde; ne çare ki insanlar perdeli ve gaflette. Denizler kabardı, sahifeler yayıldı. Biricik gerçek Tanrı’ya ant olsun ki, sabah yelleri esti, ışık parladı, gecenin karanlığı dağıldı. Ne mutlu tanıyanlara! Ne saadet erenlere! Şaşılacak şey! Kalem ne yazacağını şaşırmış, dil tereddüt içinde. Yıllarca süren çetin zahmetlerden, mahpusluktan, esirlik ve eziyetten sonra yırtılan perdelerin yerine daha kalınları ortaya çıkmış, gözler önüne serilmiş, idrak ışığını örtmüştür. Ortaya atılan yeni iftiralar eskilerinden kat kat katmerli.



Ey Beyaniler (Babiler; Hz. Bab’a iman edenler)! Rahman’dan korkunuz. Sizden önceki ümmeti göz önüne getiriniz. Niyet neydi, sonuç ne oldu? Tanrı’nın Kendi kudretiyle korudukları istisna olmak üzere, bütün söyledikleri yalan dolan, tüm işittikleri boş batıl... Âlemin İsteği Olan’a yemin olsun ki, bir kimse her türlü etkiden kurtulmuş olarak durup düşünecek olursa, muhakkak Neyyir-i Azam’a (En Büyük Parlaklık) yönelir ve kendi sanı tozlarından ve kuruntu dumanlarından yıkanıp arınır. Acaba bundan önceki ümmetin sapkınlığının sebebi neydi ve kimdi? Onlar hâlâ şu ana kadar Hakk’a arka çevirmekte ve kendi havalarına uymakta inat edip duruyorlar. Ben ne söylüyorsam Tanrı hatırı için söylüyorum. İsteyen kabul eder, isteyen reddeder. Tanrı olmuş ve olacak hiçbir şeye muhtaç olmayandır.



Ey Beyaniler! Hak ile halk arasına perde gerenler, Hadi Devletabadi gibilerdir. Bu sarıklı ve asalı kimseler halka gerçekle ilgisi olmayan bir takım inançlar aşılamışlardır, bu yüzden zavallı halk, şimdiye kadar, bilinmeyen bir kimsenin bilinmeyen bir yerden çıkıp gelmesini bekler durur. İbret alınız ey fikir sahipleri!



Ey Hadi! Güvenilir Öğütçü’nün sesine kulak ver. Soldan sağa geç. Zannı bırak, yakine (şüphesizlik/sağlam iman) yapış. Sapkınlığa sebep olma. Nur parlamakta, Emir apaçık görünmekte, ayetler âlemi sarmakta. Yüzünü müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Tanrı’ya çevir. Allah aşkına liderlik çabandan vazgeç, halktan elini çek. Senin işin esası hakkında haberin, bilgin yok. Ey Hadi! Tanrı yolunda ikiyüzlülüğü bırak. Tanrı’ya ortak koşanlarlayken onlar gibi, Tanrı birliğine inananlarlayken onlar gibisin. O memlekete canlarını ve mallarını feda etmiş olanları düşün, düşün de öğüt al ve uyan. Hangisi daha iyi? Canını, bedenini, varını yoğunu kaybetmemeye çalışan mı, yoksa bütün bunları Tanrı yolunda feda eden mi? İnsaf et, zalimlerden olma. Adalete sarıl, insafa yapış ki belki dini tuzak yapmaktan ve dünyalık için Hakk’a göz kapamaktan geri durursun. Senin ve sana benzeyenlerin zulmü En Yüce Kalem’i böyle şeyler yazmaya mecbur edecek dereceye varmıştır. Tanrı’dan kork. Müjdeci (Hz.Bab) “O, her bir halde, ‘Benim Tanrı, Benden başka müheymin ve kayyum İlah yoktur’ diyecek’” demiştir.



Ey Beyaniler! Sizi dostlarla görüşmekten menetmişler. Acaba neden? Tanrı rızası için insafa geliniz ve gafillerden olmayınız. Görür göz sahibi olanlar ve Cemal-i Mübarek’in katında (Hz.Bahaullah’ın Kendisi) bu yasağın amacı son derece açıktır. O’nun (Hadi’nin) sırlarının ve amellerinin duyulmasını istemiyorlar.



Ey Hadi! Sen Bizimle beraber değildin. İşin iç yüzüne vakıf değilsin. Zan ile hareket etme. Şimdi her şeyden vazgeçip kendi gözünle meydandaki eserlere bak ve zuhura gelmiş olan şeyler hakkında düşün. Kendine ve halka acı. Bundan öncekiler gibi sapkınlığa sebep olma. Yol açık, delil parlak. Zulmü adalete, doğru yoldan sapmışlığı insafa çevir. Umarım ki vahyin hoş kokuları seni destekler de iç kulağın “Tanrım, Tanrım de ve sonra bırak onları kendi kuruntularına” kutlu sözünü işitmekle şereflenir. Gittin ve gördün. Şimdi insafa gel de söyle, kendini ve başkalarını şüpheye düşürme. Cahil ve bihabersin. Sesimi işit, Tanrı bilgisinin denizine gel; böyle yaparsan, belki anlama süsü ile süslenir, Tanrı’dan başkasından kesilirsin. Saraylarda oturanlardan kulübelerde oturanlara varıncaya kadar her sınıftan insanın önünde örtüsüz perdesiz göklere yükselen nidaya kulak ver, ver de bütün millet ve ümmetleri Kıdem Padişahı’na çağır. O fazıl güneşinin ufkundan parlayan söz işte budur. Ey Hadi! Ben Mazlum, dünyayı gönlünden silmiş olarak, içlerde yanan kin ve husumet ateşini söndürmeye var kuvvetimle çalıştım. Her adalet ve insaf sahibi olanın Yüce Allah’a şükürler sunup bu Büyük Emrin hizmetine kalkması gerektir; belki bu sayede ateşin yerini ışık ve nefretin yerini sevgi alır. Tanrı’ya ant olsun, bu Mazlum’un güttüğü gaye bundan ibarettir. Bu Büyük Emrin izhar ve ispatı uğrunda her bela ve felakete katlandık. Eğer insaflı konuşursan bu dediğime sen kendin de şahadet edersin. Tanrı doğruyu söyler ve doğru yola kılavuzlar. O’dur güçlü, kuvvetli ve O’dur güzel…



Zalimlerin zulmü ve zorbaların baskısı karşısından Âlemlerin Rabbi olan Tanrı’dan ayrılmayan Baha Ehli’ne Benden selam ve sena olsun.



DÜNYA LEVHİ



Beyan Melekûtunda Söyleyici İsmimle



En büyük övgü ve şükran, bu sağlam hapishaneyi Ali Ekber ve Emin Hazretleri’nin huzuruyla süsleyen, onları ikan (sağlam biliş), istikamet ve şüphesizlik ışıklarıyla nurlandıran ve iyiyle kötüyü ayıran Sultan’a layık ve yaraşır. Tanrı’nın ve yerlerde ve göklerde olanların bahası (güzellik ve parıltısı) onların üzerlerine olsun!



Nur, baha, tekbir ve sena Tanrı Emri’nin Elleri’nin üzerlerine olsun. Onlardadır ki sabır ışığı parladı ve muktedir, aziz ve dilediği gibi davranan Tanrı’nın isteği sabit oldu. Onlardadır ki, izzet denizi dalgalandı ve yaratıkların mevlası olan Tanrı’nın inayet kokusu etrafa yayıldı. Onları Kendi askerleriyle korumasını, Kendi saltanatıyla esirgemesini ve her şeye galip gelen kudretiyle desteklemesini Yüce Tanrı’dan dileriz. Padişahlık, Göğün Yaratanı’na ve İsimler Melekûtunun Sahibi’ne mahsustur.



Ulu Haber buyuruyor; Ey İranlı ashap! Sizler rahmet kaynakları, şefkat ve muhabbetin doğuş yerleri oldunuz. Varlık ufukları akıl ve hikmet ışığınız ile aydınlanmıştır. Şimdi ne oldu da kendi elinizle kendi kendinizin ve dostlarınızın mahvolmasına neden oluyorsunuz?



Ey Efnan’ım (Hz. Bab’ın sülalesinden gelenlere verilen ortak unvan)! Baha ve inayetim senin üzerine olsun! Tanrı Emri’nin çadırı büyüktür. Bu çadır dünya milletlerini içine almış ve alacaktır. Gün sizin gününüz, bin levih sizin şahidinizdir. Emrin zaferine kalkınız, beyan askerleriyle kalp ve gönül kalelerini fethetmeye bakınız. Sizlerden içinde bulunduğunuz zamanda çaresizlik içindekilerin rahat ve güvenliğine hizmet edecek hareketler beklenir. Gayret kemerini sıkıca bağlayınız; belki bu sayede esirler esirlikten kurtulup özgürlüğe kavuşurlar. Bugün adaletin iniltisi göklere çıkmakta, insafın iniltisi her yönden duyulmakta… Zulmün kara dumanı âlemi ve ümmetleri kaplamıştır. Güçlü Hükümdar’ın ve En Yüce Kalem’in hareketiyle her insan bedenine yeni bir ruh üfledik ve her kelimeyi yeni bir güçle donattık.



Ben Mazlum’un kaleminden şu müjde sadır oldu: Söyle; Ey dostlar! Neden bu korku? Kimden bu ürküntü? Bir parça rutubet, bu sapık kuşağın yapıldığı sert kilin dağılmasına yeter. Sizin toplanmanız bile bu bos ve değersiz insanların güçlerini dağıtmaya yeter. Didişme ve boğuşma vahşi hayvanlara yakışır. Tanrı’nın inayeti, güzel sözler ve övgüye değer amellerin yardımıyla, Babi cemaatinin kılıçları kınlarına geri sokulmuştur. İyi insanlar öteden beri varlık bahçelerini söz gücüyle ele geçirmişlerdir.



Söyle; Ey dostlar! Hikmeti elden bırakmayınız. En Yüce Kalem’in öğütlerini can kulağıyla dinleyiniz. Yeryüzü sakinlerinin sizin elinizden ve dilinizden emin olması gerekir. Kitab-ı Akdes’te T (Tahran) ili konusunda milleti düşündürecek ve gözlerini açacak şey nazil olmuştur. Dünyanın zalimleri milletlerin haklarını gasp etmişlerdir. Onlar var kuvvetleriyle kendi nefsanî arzularının tatminiyle meşguldür. Y (Yezd) ilinin zalimi, Mele-i Ala’ya (Melekler Âlemi) kanlı gözyaşları döktürecek kötü bir iş yaptı.



Ey Benim beyanımın şarabından içen ve Benim zuhurumun ufkuna bakaduran! Ne oldu da İran halkı ilim ve fende ön safı işgal etmiş olduğu halde şimdi bütün dünya milletlerinin en gerisi olmuştur? Ey kavim! Bu kutlu ve aydın günde kendinizi Feyyaz’ın (ilim, ihsan, bolluk, bereket veren) feyzinden mahrum bırakmayınız. Bugün, Rahman’ın rahmet bulutundan hikmet ve beyan yağmurları yağmakta… Ne mutlu Emir hakkında insaflı hüküm verene! Vay zulüm yoluna gidene!



Ben Mazlum’un kaleminden sadır olan sözler dünyanın yükselmesi ve ümmetlerin ilerlemesi için en büyük vasıtadır. Buna bugün her aklı eren tanıklık eder. Söyle; Ey kavim! Melekuti bir kuvvet ile zafere ulaşmak için kalkınız; kalkınız ki belki bu sayede yeryuvarlağı sanı ve kuruntu putlarından temizlensin. Zavallı insanların ziyan ve zilletinin sebebi gerçekte bu gibi sanı ve kuruntulardır. Bu putlar perdedir ve halkı yükselmekten ve ilerlemekten menetmektedirler. Ümit ederim ki iktidar eli yardımcı olur da halkı bu büyük zilletten kurtarır.



Bir levihte şöyle yazılıdır; Ey Tanrı’nın hizbi! Kendinizle meşgul olmayınız. Düşüncelerinizin ekseni dünyanın ve milletlerin ıslahı olsun. Dünyanın ıslahına çalışmak, iyi ve temiz davranışlardan, hoş ve güzel huylardandır. Emrin yardımcısı davranışlar, onun da yardımcısı ahlâktır. Ey Bahaîler! Allah’tan ve yasakladıklarından korkunuz. Mazlum’un hükmü, Dilediği Gibi Davranan’ın istediği işte budur.



Ey dostlar! Cana can katan bu baharda size yaraşan ilahi nisan yağmurlarıyla tazelenmek ve sevinçli olmaktır. O’nun yüce azamet Güneşi ışıklarını üzerinize saçıyor ve O’nun sınırsız bağış bulutları gölge sunuyor. Böylesine büyük bir inayetten kendini mahrum etmeyen ve Sevgili’nin cemalini yeni kılıkta tanıyan kişinin ödülü ne yücedir. Söyle; Şeytanlar pusuda, uyanık olunuz ve Görücünün serptiği ışık vasıtasıyla kendinizi karanlıktan kurtarınız. Gözünüzü kendinizi görmek için değil başkalarını görmek için kullanınız. Şeytanlar, insanlar ile mertebelerinin yükselip yücelmesi arasına bir perde gibi gerilen kimselerdir.



Bugün adil devlet ile milletin yükselmesine ve ilerlemesine hizmet edecek vasıtalara başvurmak herkesin üzerine düşen bir vazifedir. En Yüce Kalem her ayette sevgi ve birlik kapılarını açmıştır. Dedik ve Bizim dediğimiz doğrudur; Bütün dinlerle muhabbet ve gönül şenliği içinde iyi geçininiz. İnsanlar arasında çekingenlik ve ayrılık doğuran sebep bu söz üzerine ortadan kalkmıştır. Varlığın ilerlemesi ve insanların yükselmesi konusunda bütün yeryüzü sakinlerinin terbiyesine yörünge olacak şeyler nazil olmuştur. Bundan önce geçmiş milletlerin dilinden ve kaleminden çıkmış olan şeylerin şahı bu En Büyük Zuhur’da Kıdem Sahibi’nin irade semasından inmiştir. Bundan önce “Vatan sevgisi imandandır.” buyrulmuştu. Azamet Lisanı ise Zuhur Günü’nde “Övünç vatanını seven için değil, bütün dünyayı seven içindir.” buyurmuştur. Azamet Dili bu yüce söz ile gönül kuşlarına yeni bir uçuş öğretti, tahdit ve taklidi kitaptan silip attı. Ben Mazlum, Tanrı hizbini didişmeden ve karışıklık çıkartmaktan men ederek iyi davranışlara ve güzel ruhani ahlaka davet ettim. Bugün Emrin zaferini sağlayacak olan asker iyi davranış ve ahlâktır. Ne mutlu bu iki askere yapışana ve vay onlardan yön çevirene…



Ey Tanrı’nın hizbi! Sizlere edep tavsiye ederim. Bütün iyi huyların en önde geleni, birinci derecede, edeptir. Ne mutlu o kimseye ki edep nuruyla aydınlanmış ve doğruluk ziyneti ile süslenmiştir. Edep sahibinin büyük bir makamı vardır. Ümit ederim ki, Ben Mazlum ve herkes ona ereriz, ona yapışır, ona sarılır, ona bakarız. İsm-i Azam’ın (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) kaleminden sadır olan sağlam hüküm işte budur.



Bugün insan madeninden istikamet incilerinin çıktığı gündür. Ey adalet hizbi! Işık gibi parlamalı, Sidre ateşi gibi tutuşmalısınız. Bu sevgi ateşi hizipleri tek bir yaygı üzerinde toplar. Ayrılığın ve didişmenin sebebi düşmanlık ateşidir. Kullarını Kendi düşmanlarının şerrinden korumasını Tanrı’dan dileriz. O, gerçekten, her şeye gücü yetendir.



Hamdolsun, celali celil olan gerçek Tanrı Kalem-i Ala anahtarı ile kalp ve gönüllerin kapılarını açtı. Her inen ayet, ruhani huyların ve temiz davranışların zuhura gelmesi için ardına kadar açılmış bir kapıdır.



Çağrılarımız ve mesajımız sadece tek bir memleket veya halka mahsus değildir. Bütün dünya sakinleri, gerçek özgürlüğe kavuşmak için Tanrı katından inen ve ortaya çıkan şeye sıkıca sarılmalıdırlar. Âlem Zuhur’un nurlarıyla aydınlanmıştır; çükü altmış yılında, başkasının ruhu Kendisine feda, Müjdeci Hazretleri (Hz.Bab) yeni bir ruhun müjdesini verdi ve seksen yılında âlem yeni bir nura ve taze bir müjdeye kavuştu. Artık çeşitli memleketlerde yaşayan insanların çoğu yüce kelimeyi işitmeye müsait bir hale geldi. Cümlenin dirilmesi ve bir yerde toplanması buna bağlıdır. Akka hapishanesinde insanların yükselmesine ve memleketlerin bayındırlığına hizmet edecek olan hükümler kızıl sayfada nazil olmuştur. Şu aşağıdakiler İmkân Sahibi’nin kaleminden o sayfada sadır olan hükümlerdendir:



Halk idaresinin temel prensipleri şunlardır;



Birinci; Adalet Evi vezirleri, dünyanın şu aşırı masraflardan kurtulması için Büyük Barış’ı vücuda getirmelidirler. Bu mesele gereklidir; çünkü çatışma ve mücadele, zahmet ve sıkıntının baş kaynağıdır.



İkinci; Diller tek bir dile münhasır olmalı ve bu dil bütün dünya okullarında öğretilmelidir.



Üçüncü; Milletler arasında dostluk, muhabbet ve birliği sağlayacak önlemlere başvurulmalıdır.



Dördüncü; Kadın erkek herkes ticaret, ziraat veya başka bir işten elde edecekleri kazancın belli bir miktarını çocukların eğitim ve terbiyesine harcanmak üzere güvenilir bir kimseye bırakacaktır. Bu şekilde biriken paralar Adalet Evi eminlerinin bilgisi içinde çocukların yetiştirilmesinde kullanılacaktır.



Beşinci; ziraat işlerine büyük önem verilmelidir. Bu konu sırada beşinci olmakla beraber gerçekte başta gelir. Dış memleketlerde ziraat işleri çok ilerlemiştir; İran’da ise henüz bu sahada gereken faaliyet görülmemektedir. Tanrı’nın teyidine mazhar olmasını temenni ettiğim Şah’ın bu büyük ve önemli konuya öncelik ve önem vereceğini ümit ederiz.



Özetle, insanlar Kızıl Sayfa’da En Yüce Kalem’den sadır olan hükümleri uygulama sahasına koyarlarsa dünyada yaygın olan diğer kurallar bir yana bırakılabilir.



Bazı konular En Yüce Kalem’den tekrar tekrar nazil olmaktadır; bunun amacı iktidar dizginini ellerinde tutanların ve Tanrı izzetini temsil edenlerin bir fırsat bulup bunların uygulanması için yardımcı olmalarıdır.



Bu meselelerle cidden ilgilenip araştırma yapan bir kimse bulunsaydı her şeye nüfuz eden mutlak iradeden sadır olan şeyleri Tanrı rızası için açıklardık, fakat nerede araştırıcı? Nerede soruşturucu? Nerede adaletli? Nerede insaflı? Gün geçmiyor ki yeni bir zulüm ateşi yakılmasın veya doğru yoldan saptırmayı amaçlayan yeni bir kılıç çekilmesin. Suphanallah! İran’ın büyükleri ve yüksek sosyal mevki sahibi asilzadeleri vahşilikleriyle öyle övünüyorlar ki insan bu hikâyeler karşısında hayrete düşüyor.



Ben Mazlum, gece gündüz yaratıkların Mevlasına şükürler sunuyor. Şükrediyorum, çünkü verilen öğütlerin etkisini göstermekte olduğunu görüyorum. Gerçekten bu hizbe ait olanların huy ve davranışları takdire değer bir seviyeye yükselmiştir, çünkü insanlığın övünmesini gerektiren bir olay meydana gelmiştir. İşaret ettiğim olay, dostların hükümet otoritelerinden düşmanlarının affedilmelerini istemeleridir. İnsanların sözlerinin doğruluğunun şahidi, gerçekten, dürüst amellerdir. İyilerin dünyayı nurlu davranışlarla aydınlatacaklarını umarız. Herkesi, kendi günlerinde, Kendi sevgisi ve Emri üzerinde dimdik durmakta başarılı kılmasını kutlu ve yüce Tanrı’dan dileriz.



Ey Tanrı’nın hizbi! En Yüce Kalem âlemler göstermiş, gözlere gerçek aydınlık bağışlamıştır. Fakat İran ahalisinin çoğu faydalı beyanlardan, kutlu ilim ve fenlerden mahrum kalmaya devam ediyor. Geçen gün dostlardan birisi için En Yüce Kalem’den şu yüce söz sadır oldu, bundan maksat, yüz çevirenlerin bunu bırakıp doğru yöne dönmeleri, Tanrı usulü ile ilgili meseleleri anlayıp yaymaları ümididir.



Arka çevirenlerle inkâr vadisine sapanlar dillerine dört sözü dolamışlardır. Bunlardan birincisi boyun vurmak, ikincisi kitap yakmak, üçüncüsü başka milletlerden uzak durmak ve dördüncüsü başka hizipleri yok etmek…



Şimdi, Tanrı kelimesinin fazlı ve iktidarı sayesinde, bu dört büyük set ortadan kalkmış, bu dört açık emir levihten silinip çıkarılmıştır. Yırtıcı hayvanlara mahsus vasıflar yerlerini ruhani sıfatlara bırakmıştır. Celil olsun O’nun iradesi, celil olsun kudreti, azim olsun O’nun saltanatı!



Şimdi celali celil olan Hak’tan dileyiniz ve dileyelim ki, Şii hizbini Kendi doğru yoluna kılavuzlasın, yaraşmaz vasıflardan onları kurtarsın. Adı geçen bu hizbe ait her bir ferdin dilinden her gün lanet yağıyor. Sanki ‘melun’ kelimesi bu hizbin günlük yemeği!



“İlahi! İlahi! Senin Baha’nın iniltisini ve gece gündüz ettiği feryadı işitiyorsun. Sen bilirsin ki O kendisi için herhangi bir mevki ve makam istememiştir; O’nun biricik emeli Senin kullarının ruhlarını temizlemek ve kendilerini her an her yönden saran kin ve husumet ateşinden onları kurtarmak olmuştur. Rabbim! Mukarreplerin (cennette derecesi en yüksek olan / kalbinde Allah sevgisinden başka bir şey bulunmayan) elleri Senin cömertlik göğüne ve samimi dostlarının elleri Senin ihsan havana kalkmıştır. Senin ihsan denizinden, fazıl göğünden ve cömertlik güneşinden bekledikleri şeyi onlardan esirgeme. Rabbim! Milletler arasında seviyelerini yükseltecek edep ve terbiyeyi edinmeleri için onları destekle. Sen, gerçekten, aziz ve bağışı sınırsız olansın.”



Ey Tanrı’nın hizbi! Genel halkın özgürlüğüne, rahatına, sükûnuna, gelişme ve yükselmesine kefil olan şeyi işitiniz. İran için bir kanun ve sistem gerek; fakat işin doğrusu, bunun, Tanrı’nın teyidine kavuşmasını dilediğim Şah hazretleri, din büyükleri ve devlet ricalinin arzu ve becerisiyle meydana gelmesidir. Bunların bilgisi çerçevesinde bir merkez seçilmeli, bu kişiler orada bir araya gelmeli, aralarında tartışmalı ve halkın güvenliğine, refahına, servet ve faydasına olacağını düşündükleri önlemleri belirleyerek uygulama sahasına koymalıdırlar. Böyle yapılmazsa, anlaşmazlık ve ihtilal meydana gelir. Daha önce Kitab-ı Akdes’te ve diğer bazı levihlerde nazil olan esaslara göre, işler hükümdarlara, adaletle görev yapan reislere ve Adalet Evi eminlerine havale edilmiştir. Bu konuyu insaf ve basiret çerçevesinde inceleyerek üzerinde düşünecek olanlar, bu söylenilen şeylerde adalet güneşinin parıltılarını hem dış hem iç gözleriyle görmezden gelemezler. İngiliz milletinin Londra’da şimdilerde uygulamakta olduğu yöntem Bizce hoş bulunmaktadır, çünkü bu yöntem hem saltanat hem millet meşvereti ruhu ile süslenmiştir.



Usul ve kanun kitaplarında insanları koruyucu bir hüküm olmak üzere bir “kısas” sözü vardır. Kısas korkusu insanları yaraşmaz kötü işler işlemekten ancak görünürde engeller. İnsanları görünür ve görünmezde koruyup kötü iş işlemekten engelleyen bir kuvvet var ise, o da Tanrı korkusudur. Asıl koruyucu ve manevi esirgeyici budur. İşte bu büyük bağışın gerçek olması için elden gelen yapılmalıdır. Ne mutlu benim En Yüce Kalem’imin yazdıklarına kulak verip günlerinin başlangıcı olmayan Buyurucu’nun katından buyrulan şeylere göre davrananlara!



Ey Tanrı’nın hizbi! Biricik dostun tavsiyelerini can kulağıyla dinleyiniz. Tanrı sözü bir fidana benzer, onun dikileceği ve yerleşeceği yer insan kalbidir. Onu hikmet ve beyan kevseri ile sulayıp büyütünüz; ta ki kök salsın ve dalları gökleri aşsın.



Ey dünya sakinleri! Bu en büyük zuhurun üstünlüğü, anlaşmazlık, fesat ve ikiyüzlülüğün sebeplerinin kitaptan silinerek, yerlerine dostluk, birlik ve ittifak sebeplerinin konulmuş olmasıdır. Ne mutlu buna göre davrananlara! Dostlara fesat kokusu aldıkları şeylerden sakınmaları ve hatta kaçmalarını tekrar tekrar tavsiye ediyoruz. Âlem inkılâp içerisinde, insanların düşünceleri ise başka başka… Onları Kendi adaletinin ışığı ile süslemesini ve her bir halde işlerine yarayacak şeyi onlara tanıtmasını Tanrı’dan dileriz. O, gerçekten zenginliği sınırsız olan ve idrak edilemeyecek kadar yücedir.



Bundan önce şu yüce sözü söylemiştik; Ben Mazlum’a mensup olanlar vermekte yağdırıcı bulut, kötülük emreden nefsi dizginlemekte ise yanar ateş olmalıdırlar.



Suphanallah! Bu günlerde insana hayret veren bir olay meydana geldi. Söylendiğine göre geçenlerde birisi İran’ın başkentine gelmiş ve birçok devlet büyüğünü kendisine mürit yapmış Bu cidden acınacak ve ağlanacak bir hal! Ne oldu da bu yüksek makam sahipleri kendileri için böyle bir zilleti kabul ettiler? İstikamete ne oldu? Onur nereye gitti? Azamet ve hikmet güneşi İran’ın ufkundan parlamaktayken kendi büyüklerini bir takım cahillere oyuncak yapacak dereceye düşmüş görüyoruz.



Bu şahıs, Mısır gazetelerinde ve Beyrut’ta çıkan Dairet’ül Maarif’te bu hizip hakkında bilirkişileri hayrete düşürecek yazılar yazmıştır. Bu şahıs, sonradan Paris’e giderek Urvet’ül Vüska adlı bir gazetenin yayınına başlamış, her tarafa ve ezcümle Akka’ya da yollamıştır. Kendisi bu vesileyle elden kaçırdığını telafi etmek kabilinden yalandan bir muhabbet girişiminde de bulunmuştur. Hâsılı Ben Mazlum onun hakkında sessiz kalmayı seçtim. O’nu koruyup Kendi adalet ve insaf nuru ile nurlandırmasını Hak’tan dileriz. O’nun Tanrı’ya şöyle yalvarması gerektir;



“İlahi! İlahi! Beni kendi bağış ve veriş kapında durur, Kendi lütuf ve bağış ufuklarına bakar görüyorsun. Kullarını Senin Kendi günlerine yaraşan ve zuhur ve saltanatına yakışan şeylere muvaffak buyurmanı Senin tatlı sesin ve kaleminin cızırtısı yüzü hürmetine Senden dilerim. Ey Yaratıkların Mevlası! Sen gerçekten, dilediğini yapmaya muktedir olansın. Göklerde ve yerlerde bulunanlar Senin kuvvet ve kudretine, Senin ihsan ve azametine tanıklık eder. Sana özgüdür övgü, ey âlemlerin İlahı ve ariflerin Sevgilisi! İlahi! Görüyorsun ki fakirlik özü Senin zenginlik denizini, günah cevheri Senin veriş ve bağışlama pınarını özlüyor. İlahi! Kendi ululuğuna yaraşanı ve fazıl semana yakışanı takdir buyur. Sen, gerçekten, büyük fazıl sahibi bir buyurucu ve zafere ulaştırıcısın. Senden başka böyle bir İlah yoktur.”



Ey Tanrı’nın hizbi! Bu gün herkesin gözü mübarek “Dilediğini işler” sözüne bakar olmalıdır; çünkü bu mertebeye eren bir kimse gerçek Tanrı birliği ışığına ermiş ve onunla aydınlanmış olur; bu gibilerin dışında kalanlar ise Tanrı Kitabı’nda zan ve vehim erbabı diye anılır ve yazılır. Mazlum’un sesine kulak veriniz ve makamlarınızın doğruluğunu ve istikametini koruyunuz. Bu konu herkese lazım ve herkesçe yapılması gereklidir. Mazlum, bütün günlerde, örtüsüz perdesiz, âlemin gözü önünde ilim, fen, hikmet, rahat, refah ve servet kapılarını açan anahtar hizmetini görecek şeyleri söylemiştir. Zalimlerin zulmü En Yüce Kalem’i cızırdamaktan geri tutmadı. Şüphecilerin ve fesatların şüpheleri onu yüceler yücesi Kelimeyi açık açık söylemekten men edemedi. Bahaîleri bundan önceki hizbin bağımlısı olduğu kuruntu ve sanılardan koruyup uzak tutmasını gerçek Tanrı’dan niyaz ederim.



Ey Tanrı’nın hizbi! Halkı doğru yola kılavuzlamakla meşgul olup nefis ve şehvetin vesveselerinden kurtulmuş ve korunmuş âlimler, Âlemlerin İsteği’nin katında manevi anlayış göğünün yıldızları sayılır. Bu gibilere saygı gösterilmesi gerekir. Onlardır akıcı pınarlar, ışık saçan yıldızlar, kutlu ağacın meyveleri, Tanrı kudretinin eserleri ve Tanrısal hikmet denizleri. Ne mutlu onlara yapışanlara! Böyle bir kimse, Ulu Arş’ın Rabbi olan Tanrı’nın Kitabı’nda ermişlerdendir. Ey Baha ehli! Ey Kızıl Gemi’nin yolcuları! Arş’ın ve zeminin Rabbi olan Tanrı’nın bahası (güzellik ve parıltısı), sizlerin ve sizin tatlı sesinizi işitip bu aziz ve bedi levihte emredildikleri şeye göre davrananların üzerlerine olsun.



DAL SURESİ



Ebha Ufkunda Baki olan O’dur!



Gerçekten, Tanrı Emri beyan bulutları üzerinde geldi ve Tanrı’ya ortak kosanlar bugün büyük azap içindedirler.



Vahiy orduları Levih göğünden ilham sancakları ve güçlüler güçlüsü Tanrı’nın adıyla indi! Şu anda, Tanrı’nın tekliğine inananlar Tanrı’nın zaferi ve saltanatına seviniyorlar, inkâr edenlerse açık bir şaşkınlık içinde…



Ey insanlar! Tanrı’nın yer ve gök arasındaki bütün yaratık âlemini kuşatan rahmetinden kaçıyor musunuz? Kendi nefislerini Tanrı’nın rahmetine tercih edenlerden ve kendilerini o rahmetten mahrum bırakanlardan olmayınız. Gerçekten, her kim bu rahmete arka çevirirse büyük bir zarara uğramış olur. Gerçekten, rahmet ayete benzer, onlar aynı tek gökten inerler. Tanrı birliğine inananlar onunla hayat şarabından, Tanrı’ya ortak kosanlar ise kızgın (kor alevli) sudan içer, Tanrı ayetleri böylelerine okunduğunda içleri nefret ateşiyle kavrulur. İşte onlar kendi nefislerini Tanrı’nın rahmetine tercih ederler de gaflet içinde olanlardan sayılır. Ey insanlar! Kelimenin gölgesine giriniz ve sonra ondaki mana ve beyan şarabını içiniz, çünkü Subhan’ın kevseri onun içinde saklıdır. Bu Kelime rahman olan Rabbinin irade ufkundan harika nurlarla görünmüştür.


Söyle; Gerçekten, Kıdem Denizi bu En Büyük Okyanus’tan doğmuştur. Ne mutlu o kimseye ki, onun kenarında oturur ve onun kıyısına yerleşenlerin arasına katılır.



Gerçekten, bu en kutsal Ebha heykeli, bu Kutsal Dal, Sidret-ul Münteha’dan çıkmıştır. Ne mutlu o kimseye ki, O’nun gölgesine girer ve orada rahat eder. Söyle; Gerçekten, Emrin Dalı Tanrı’nın irade toprağına diktiği bu kökten bitmiştir. Bu kök, dalı tüm yaratık âlemini kuşatan bir makama yükselen bir köktür. Bu yüce, mübarek, ulaşılmaz ve kudretli eser için (Hz. Abdülbaha kastedilmektedir) Tanrı’ya şükürler olsun! Ey insanlar! O’na yaklaşınız ve kudretli ve her şeyi bilen Tanrı’nın iradesiyle O’nun bilgi ve hikmet meyvelerinden tadınız. Her kim bu meyvelerden tatmazsa, dünyadaki diğer her şeyden tatmış da olsa, Tanrı nimetinden mahrum kalmış olur. N’olaydı da bunu bilenlerden olsaydınız.



Söyle; Ulu Levihin lehine bir söz söylendi ve Tanrı o sözü Kendi Kaftanıyla süsledi. Onu tüm dünyaya sultan kıldı ve yaratıkları arasında Kendi azamet ve iktidarına bir alamet yaptı. Öyle ki, onun sayesinde insanlar aziz, muktedir ve hâkim olan Rablerini övsünler ve onun sayesinde yaratıcılarını yüceltsinler ve her şeyin içinde mevcut olan Tanrı nefsini takdis etsinler. Bu gerçekten âlim ve kadim olanın katından gönderilen bir vahiydir.



Söyle; Ey kavim, O’nun zuhuru için Tanrı’ya şükrediniz, çünkü O sizin için en büyük fazıl, en mükemmel nimettir. O’nun sayesinde çürümüş her kemik canlanır. Her kim O’na yönelirse Tanrı’ya yönelmiş, her kim O’ndan yüz çevirirse Benim cemalimden yüz çevirmiş ve kanıtlarımı inkâr etmiş olur ve Bana karşı gelenlerden sayılır. O gerçekten sizin aranızda Tanrı’nın yadigârı ve içinizde Tanrı’nın emanetidir. Size Tanrı’nın zuhuru ve Tanrı’ya yakın olan kulların arasında O’nun tecessümüdür.



Yaratıcınız olan Tanrı’nın haberini size işte böyle ulaştırmak için emir aldım ve bana emredileni size ilettim. Tanrı, sonra melekleri, sonra elçileri ve sonra mukaddes kulları buna tanıklık eder. O’nun güllerinden Rızvan’ın güzel kokularını koklayınız ve kendini bundan mahrum edenlerden olmayınız. Tanrı’nın size olan fazlını takdir ediniz ve kendinizi ondan perdelemeyiniz.



Biz gerçekten O’nu bir insan seklinde gönderdik. Dilediğini Kendi hikmetli ve bozulmaz Emriyle yaratan Rabbe şükürler olsun! Kendilerini Dal’ın gölgesinden mahrum bırakanlar, gerçekten, şaşkınlık çöllerinde kaybolmuşlardır ve kendi nefsanî arzularının ateşiyle yanarlar. Onlar helak olmuşlardandır. Ey kavim! Tanrı’nın gölgesine koşunuz, koşunuz ki sizi, O’nun merhametli ve affedici İsminin gölgesinden başka sığınak ve gölge bulunamayacak günün kavurucu sıcaklığından korusun. Ey kavim! Kendinizi iman giysisiyle donatınız ki, O sizi şüphe ve kuruntu oklarından koruyabilsin. İnsanların sahip olduğu her şeyden vazgeçip mukaddes ve nurlu manzaraya yönelenlerin dışında, hiç kimse böyle günlerde gerçek imana kavuşup Emir’de sağlam olamaz. Ey kavim! Tanrı’yı bırakıp Cibt’den mi (Put) yardım istiyorsunuz? Muktedir ve kadir Rabbinizi bırakıp Tağut’a mı (Büyücü/Şeytan/İslam’dan önce Mekke’de tapılan iki put/Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelen ve ibadetten alıkoyan şeytânî varlık ve güçler) tapıyorsunuz? Ey kavim! Onları bırakınız ve rahman olan Rabbinizin adıyla hayat kadehini alınız. Tanrı’ya yemin olsun, onun bir damlası bile dünyaya hayat verir. Ne olurdu, bilenlerden olsaydınız.



Söyle; Bu Gün hiç kimse için Tanrı emrinden başka sığınacak yer, Tanrı’dan başka kurtuluş yoktur. Bu gerçeğin kendisidir ve bu gerçek dışında her şey apaçık sapmışlıktır.



Tanrı gerçekten herkese Kendi Emrini yaymayı, gücü ve kapasitesi yettiği oranda, farz kılmıştır. Kudret ve iktidar parmağıyla ihtişam ve azametli levihler üzerine yazılmış emir budur. Her kim bu Emir’de bir kimseyi diriltecek (canlandıracak) olursa bütün kulları diriltmiş gibi olur. Rab böyle bir amelde bulunan kimseyi Kıyamet Günü’nde Birlik Rızvan’ına gönderecek ve onu koruyucu, güçlü ve cömertlik Nefsinin kaftanıyla süsleyecektir. Rabbinize işte böyle yardım edebilirsiniz; bundan başka hiçbir şey bu günde sizin ve babalarınızın Rabbi olan Tanrı’nın katında anılmayacaktır.



Sana gelince, ey kul, Levihte sana tavsiye etmiş olduğumuz şeye kulak ver, sonra her an Rabbinin fazlını iste. Sonra levihi Tanrı’ya ve O’nun ayetlerine inananlar arasında yay, öyle ki onda yazılı olana uysunlar ve övgüye değer olanlar arasına katılsınlar.



Söyle; Ey kavim! Dünyada fesada neden olmayınız ve kimse ile münakaşa etmeyiniz; çünkü böyle bir davranış Rablerinin gölgesinde gerçekten emin bir makama erişmiş olanlara yakışmaz. Susamış birine rastlarsanız, ona Kevser ve Tesnim (Cennetteki iki ırmak) kadehinden içiriniz; dinlemeye hazır bir kulak bulursanız, ona muktedir, aziz ve rahim olan Tanrı’nın ayetlerini okuyunuz! Söze güzel sözlerle başlayınız ve sonra Tanrı’nın sığınağına yöneldiklerini görürseniz Tanrı Emri’nden söz ediniz; aksi takdirde onları kendi hallerine bırakınız ve cehennemin dibindeki yerlerinde terk ediniz. Mana incilerini her şaşkının önüne saçmayınız. Çünkü kör ışığı görmekten mahrumdur ve bir taş parçasını kutsal ve kıymetli bir inciden ayırt edemez.



Sen bir taş parçasına kudretli ve kutsal ayetleri bin yıl bile okusan bir şey anlar mı? Ona bir etkisi olur mu? Rahman ve rahim olan Rabbine yemin olsun ki, hayır! Kulağı sağır olan birine Tanrı’nın bütün ayetlerini okusan tek bir harfini bile işitebilir mi? Aziz ve kadim olan Cemaline yemin olsun ki, hayır!



Bazı hikmet ve beyan incilerini sana işte böyle sunduk ki, gönlünü bu dünyadan kaldırasın ve gözlerini Rabbinin yönüne yöneltesin. Ruh ve izzet, senin ve kutsiyet ovasında ikamet eden ve Rablerinin Emri’nde sapasağlam duranların üzerine olsun!



SELMAN LEVHİ



Benim Üzgün İsmimle!



Ey Selman! Can şehrinden Rahman’ın tatlı yelleri gibi çıkarak varlıklar ve imkân ehli üzerine es. İstikamet ayağı, feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) kanadı ve Tanrı sevgisi ateşiyle tutuşmuş bir yürekle gez, dolaş. Böyle yap ki kışın soğuğu sana tesir etmesin ve Allah’ın birliği vadisinde yürümekten alıkoymasın.



Ey Selman! Bu günler, açık ve sabit “La İlahe İllallah” (yoktur Allah’tan başka İlah) zikrinin hüküm sürdüğü günlerdir; çünkü nefy edatı (zikrin Arapçası’nın ‘yoktur’ şeklinde olumsuz bir edat ile başlaması) olumlu edatın ve ona mazhar olanın önünde gelmiştir. Hiç kimse, şimdiye kadar, Rabbin bu latifesine dikkat etmemiştir. Geçmişte gördüğün üzere, nefy harflerinin (Hz. Muhammed’in halifelik konusunda Hz. Ali’yi işaret eden açık emrine çevresindekiler tarafından uyulmaması kastedilmiştir) görünüşte ispat harflerine galip gelmiş olması bu sözün etkisiyle olmuştur. Bu sözü indiren zat, bazı üstü örtülü hikmetlerden dolayı bu vecizede olumsuzluk edatını öne koymuştur. Bundaki gizli hikmetlerin bir parçasını dile getirecek olursam, muhakkak ki insanları yıldırım çarpmasıyla bayılmış, hatta ölmüş gibi görürsün. Bu dünyada gördüğün şeyler Emir heykellerinin isteklerine aykırı gibi gözükse de gerçekte hepsi Tanrı’nın iradesi ile olmuş ve olacaktır. Bir kimse bu levihi okuduktan sonra bahsi geçen söz üzerinde düşünecek olursa bilmediği hikmetleri anlamaya başlar, çünkü kelimelerin sureti Hakk’ın mahzeni ve anlamları Birlik Sultanı’nın bilgi incileridir. Tanrı’nın koruyucu eli insanların onu öğrenmesini yasaklamıştır. Tanrı iradesi taalluk edip de kudret eli onların mührünü kırınca insanlar o manalara vakıf olurlar.



Mesela Furkan’daki (Kuran) kelimeleri göz önüne getir. Bu kelimelerin tamamı ulu ve aziz olan Kıdem Cemali’nin bilgi hazineleridir. Bütün din bilginleri bu kelimeleri gece gündüz okuyup onlara dair tefsirler yazdıkları halde kelime definelerinde saklı incilerden bir tanesini bile ortaya çıkaramamışlardır. Vaat edilen zaman gelince önceki zuhurumun (Hz.Bab’ın zuhuru kastedilmiştir) kudret eli onlardaki hazinelerin mührünü halkın seviye ve anlayışına göre kımıldattı. Bu nedenle ortalıktaki ilimlerin bir harfini bile bilmeyen zamane çocukları gizli sırlara, akıllarının yettiği kadarıyla, vakıf olmuştur; öyle ki Beyan’daki (Babi toplumundan) bir çocuk, asrın din bilginlerini sustururdu. Budur işte kudret eli ve Birlik Sultanı’nın her şeyi kuşatan iradesi... Bir kimse bu açıklama üzerinde düşünecek olursa hiçbir zerrenin Hakk’ın iradesi olmadan kımıldamadığını ve hiçbir kimsenin Tanrı’nın isteği olmadan tek bir harfi bile anlayamayacağını görür. Yüce olsun O’nun şanı! Yüce olsun O’nun kudreti! Yüce olsun O’nun saltanatı! Yüce olsun O’nun azameti! Yüce olsun O’nun Emri! Yüce olsun O’nun yer ve gök melekûtunda bulunanlara gösterdiği fazıl!



Ey Selman! Rahman’ın kalemi buyuruyor; Bu Zuhur’da nefy (olumsuzluk) edatını ispatın (olumlu olanın) önünden kaldırdım. Bunun hükmü, Tanrı dilerse, irade göğünden iner ve sonra biz onu göndeririz.



Ey Selman! Üzüntü her yönden öylesine yağıyor ki, Rahman’ın dili yüce konular hakkında konuşmaktan geri kalmıştır. Dünyayı Gözeten’e ant olsun, mana bahçesinin kapıları Tanrı’ya ortak koşanların zulmü yüzünden kapandı ve bilgi yelleri biricik Tanrı’nın sağından esmeye başladı.



Ey Selman! Belalarım, hem önce hem sonra, daima olmuştur; bu günlere özel sanma... Aylarca ve yıllarca merhamet eliyle eğitip büyüttüğüm birisi (Mirza Yahya; Hz.Bahaullah’a isyan eden kardeşi) Beni öldürmeye kalktı. Geçmişin sırlarından bir parça söz açacak olsam, tek bir emirle yaratılmış olan bazı kimselerin Hak ile kavgaya girişerek Emri’nin güzelliklerinden kaçındıklarını öğrenirsin.



Hârût ve Mârût’u göz önüne getir (Kuran’da Bakara suresinde bahsedilen bir olay). Bunlar Tanrı’ya yakın iki kuldular. Onlara, hayatlarının temizliğine bakılarak, melek denirdi. Her şeyi kuşatan irade ile yoktan var olmuşlar, gök ve yerde dilden dile dolaşıp nam salmışlardı. Tanrı katında dereceleri öylesine yüksekti ki Azamet Dili onların zikriyle meşguldü. İş öyle bir dereceye vardı ki, bu iki şahıs kendilerini Allah’tan en çok korkan, bütün insanlardan daha yüce ve dini yasalara en çok uyan kişiler olarak görmeye başladılar. Derken deneme yönünden bir rüzgâr esti ve onlar cehennemin dibine döndüler. Halk arasında bu kimseler hakkında söylenen sözlerin çoğu doğruluktan uzaktır. Her şeyin bilgisi Bizim katımızda saklı olan levihlerdedir. Bununla beraber, o zamanda yaşayan milletlerin içinden birisi çıkıp da “Yüceler Yücesi Hak kendisine bu kadar yakın mukaddes makamlara erişmiş bu iki meleği niçin bu makamdan mahrum etti?” diye itirazda bulunmamıştır.



Ey Selman! Beyan ehline (Babiler) de ki; Tanrı’nın baki olan tatlı suyunu ve Rabbin daim olan Kevserini tuzlu sulara değişmeyiniz, ölümsüzlük bülbülünün ötüşlerini kulaklardan silmeyiniz, her tarafa yayılmış olan rahmet bulutunun gölgesinde yürüyünüz ve fazıl Sidresi’nin gölgesinde oturunuz.



Ey Selman! Hak insanlar arasında daima dış görünüşe göre hükmetmiştir. Bütün nebiler ve resuller, insanlar arasında, dış görünüşe göre hüküm vermekle görevliydiler. Esasen başka türlü olamaz da… Mesela bakınız; bir kimse var ki şimdi mümindir, Tanrı birliğine inanır ve Allah’ın tekliği güneşi onda tecelli etmiştir. Şöyle ki, o Tanrı’nın bütün isim ve sıfatlarını benimseyerek doğruluğunu itiraf ediyor, Kıdem Cemali’nin tanıklık ettiğine o da tanıklık ediyor. Bu takdirde onun hakkında bütün nitelikler doğru ve muteberdir; hatta böyle bir kimseyi, Tanrı’dan başkası, doğru şekilde nitelendirmeye muktedir değildir. Bütün bu nitelikler tecelli edici Sultan’ın ondaki tecellisiyle ilgilidir. Bu durumda, bir kimse böyle bir kişiden yüz çevirirse Tanrı’dan yüz çevirmiş olur; çünkü böyle bir kişi bu makama sahip olduğu sürece İlahi tecellileri aksettirir. Onun hakkında iyi bir sözden başka şey söylenirse bunu yapan yalan söylemiş olur. Böyle bir kişi Hakk’a arka çevirirse, bütün nitelikleri geldikleri yere döner. Bu kişi artık aynı kişi değildir ki o nitelikler onda kalıcı olsun. Keskin bir gözle bakılacak olursa, onun giydiği elbise bile eski giydiği elbise değildir, çünkü o kimsenin Allah’a iman ettiği sırada giydiği elbise, eski püskü pamukludan da olsa, Tanrı katında cennet ipeklisi sayılır. Hakk’a arka çevirince ise elbisesi cehennem katranından yapılmış bir giysiye döner. Bu takdirde birisi böyle bir kimseyi övecek olursa yalan söylemiş olur ve Tanrı katında cehennemlik sayılır.



Ey Selman! Bu açıklamanın delillerini bütün şeylerin içerisine bizzat Ben koymuşumdur. Bununla beraber, ne gariptir ki, insanlar buna dikkat etmemişler ve bu gibi durumlar yaşandığında ayakları sürçmüştür. Lambayı göz önüne getir. Lamba yanıp ışık saçtığı sürece birisi onun ışığını inkâr ederse muhakkak yalancıdır, fakat bir rüzgâr esip de onu söndürürse, onun için “lamba hala yanıyor” diyen kimse yalan söylemiş olur. Lambanın şişesi ve fitili, yanıkken de sönükken de, aynıydı.



Ey Selman! Bugün her şeyi ayna olarak gör; çünkü yaratıklar tek bir kelimeyle yaratılmışlardır ve Tanrı karşısında aynı durumdadırlar. Güneş, yüzlerini Mukaddes Ebha Ufuk’tan parlayan bu ulu ve ebedi güneşe dönen her şeyde, kendi şekil ve heybetiyle görünür. Bu takdirde güneşin bütün nitelik ve sıfatları o aynalar için geçerli olur çünkü o aynalarda güneşten ve güneşin parlayışından başka bir şey görülmez. Her arif ve basiretli kişi iyi bilir ki, aynalardaki bu nitelikler o aynaların kendilerinde bulunmaz, tam tersine güneşin inayet kaynağından o aynalara vuran tecelliden kaynaklanır. Bu tecelli var oldukça nitelikler de varlıklarını sürdürür, tecelli aynalardan silinince o aynaların niteliği sırf yalan ve iftira olur. Çünkü isimler ve sıfatlar, aynaların değil, güneşten çıkan tecellinin çevresini dönerler.



Ey Selman! Bütün isimlerin izzeti, yüksekliği, büyüklüğü ve şanı Tanrı’ya mensubiyetledir. Mesela çeşitli milletler tarafından yapılan Evlere bakınız. Herkes o evleri tavaf etmekte ve ziyaret etmek için uzak yerlerden gelmekteler… Şurası açıktır ki, bu Evlere gösterilen saygı, celali celil olan Kıdem Cemali’nin onları Kendisiyle ilişkilendirmiş olmasındandır. Herkes, Kıdem Cemali’nin eve ihtiyacı olmadığını bilir. Herkes bilir ki, her yer, O’nun Mukaddes Zatı’na göre, aynıdır. Tanrı’nın bu Evleri Kendine mensup kılmış olmasının nedeni kullarının kurtuluşuna bir vesile yaratmaktır. Maksadı, insanları Kendi fazlından mahrum bırakmamaktır. Tanrı’nın buyruğuna uyup katından emredildiği şekilde amel edenlere ve bu suretle ermişler zümresine katılanlara ne mutlu!



Bu alaka kesilmediği sürece bu Evler ve onları tavaf edenler Tanrı katında kıymetlidirler. Bir kimse bu alaka kesildikten sonra bu Evlerden birini tavaf ederse, kendi nefsinin çevresini dönmüş ve Tanrı katında cehennemlikler sırasına girmiş olur. Enfüsi evler dahi böyledir. Böyle bir kimse, Hakk’a arka çevirince, put hükmü onun hakkında geçerli olur ve ona saygı gösterenler, Tanrı katında puta tapan bir kimse sayılır. Şimdi düşününüz ki, bu Evler, gerek Allah’a mensup bulundukları sırada ve gerek bu mensubiyet sona erdikten sonra, aynı şekli taşırlar. Bu Evlerin her iki haldeki dış görünüşleri aynıdır, öyle ki, bu Evlerin dış görünüşü alakanın bulunduğu ve bulunmadığı durumda hiçbir şekilde değişmez. Ancak alaka kesilince, gizli ve örtülü ruh, o Evlerden geri alınır. Bunu ancak arif olanlar anlarlar. Enfüsi Evler demek olan bütün isim mazharlarına da bu gözle bak…



Ey Selman! Tanrı’nın anlatmak istediği şeyi anlayıp ermek istersen Rahman’ın sözlerine temiz bir yürek ve mukaddes bir gözle bak ve üzerlerinde düşün.



Ey Selman! Tanrı dili, Irak’tan çıkış sırasında Samiri’nin (Hz. Musa Sina Dağı’nda Allah ile konuşurken halkın kendi yaptığı buzağıya tapmasını isteyen kişi) ortaya çıkacağını, buzağının bağırmaya başlayacağını ve Güneş battıktan sonra gece kuşlarının muhakkak harekete geçeceğini herkese haber verdi. Bunlardan ikisi ortaya çıktı, yakında gece kuşları da Rablik ve Allahlık davası ile ayaklanacaklardır. Had ve mertebelerini aşmamaları için Tanrı’dan insanlara kendilerinin ne olduğunu tanıtmasını dileriz. Tanrı’yı bu Ulu Zikir ile zikretsinler. Tanrı’nın verdiği iç huzuru ve büyük bir ağırbaşlılıkla Tanrı’nın gölgesinde kendi yerlerinize geçip oturunuz. Kulluk ipine yapışınız. Biricik gerçek Tanrı’ya ant olsun, kulluk öyle bir makamdır ki, yerler ve gökler arasında yaratılmış olan hiçbir şey ona denk gelmez. Tanrı Emri kullar ve yaratıklar arasında onunla görünür. Her kim bu günlerde ona yapışırsa Allah’a hakkıyla yardımda bulunmuş, her kim aykırı bir harekette bulunursa Allah’a karşı kibirlenmiş olur. Allah’a karşı kibirlenenler ise, ancak, tecavüzkâr ve günahkâr olanlardır. İnşallah herkes Kıdem Cemali’nin gölgesinde oturup dinlenir ve gözleri daima O’na dönük olur. Bu cidden büyük bir fazıl!



Bir şiirin manasını soruyorsun. Bugün, mana denizleri öz ve kökleriyle ortaya çıkmış olup bundan önceki sözlere artık bir ihtiyaç kalmamıştır; her ilim, hikmet ve manevi anlayış sahibinin eninde sonunda bu yeni dalgalı denizlere ihtiyacı olduğu aşikârdır. Bu bakımdan Emir Kalemi şiir manalarıyla uğraşmayı hiç de istemez, fakat senin bu arzunu göz önüne alarak bu konuda birkaç söz söyleyeceğiz. Kıdem Kalemi’nden ne çıkmışsa onu yazıyoruz.



Soru; O vakit ki renksiz renge esir oldu, Musa Musa ile savaşa tutuştu.



Ey Selman! Manevi anlayış sahibi kişiler bu gibi konularda birçok söz söylemişlerdir. Kimisi Hakk’ı deniz ve halkı dalga olarak kabul etmiştir. Bunlara göre dalgaların arasındaki farklılık şekilden ileri gelir; şekil sonradan yaratılmıştır, şekil kalkınca her şey denize döner. Demek istiyorlar ki, şekiller ve suretler denizin hakikatidir. Kimisi de şekil ve suret konusunda burada anılması caiz olmayacak şeyler söylemişlerdir. Kimisine göre de Hak mürekkep, sair şeyler de harf düzeyindedir. Onlara göre mürekkebin hakikati çeşitli harfler şeklinde ortaya çıkmıştır, bu suretler mürekkebin hakikatinde birdir. Birinciye vahdet (teklik) makamı ve ikinciye kesret (çokluk) makamı demişlerdir. Bazı kişilere göre de Hak varit, eşya ise sayılardır; Hak suya ve eşya ise kara benzetilebilir, nasıl ki demişlerdir; “Yaratıklar kara benzer, Sen ise su gibisin. Kar eriyince hükmü biter, suyun hükmü başlar.”



Başka bir yerde de şöyle demişlerdir; “Deniz eskiden olduğu gibi deniz, hadiseler ise dalgalar ve hayaletler...”



Hâsılı, bütün eşyayı Hakk’ın Zati tecellisinin örnekleri olarak bilir, tecelliyi de üçe ayırırlar; zati, sıfatî ve filli… Eşyanın Hak ile kıyamını zuhuri kıyam kabul etmişlerdir. Bütün bu konular tamamıyla anlatılacak olursa dinleyenleri bıktırır ve aranılan asıl gerçek gözden kaçar. Ve yine bazı kişilere göre sabit ayınlar zatta mevcuttur, nasıl ki arifin biri demiştir; “Eşyanın hakikati Tanrı’nın yüce zatında en yüksek manada mevcut olup sonradan ifaze etmiştir.” Çünkü diyorlar, bir şeyi veren bir kimsede o şeyin bulunmaması olanaksızdır. İbn-i Arab bu konuda uzun boylu yazmıştır. Sadr-ı Şirazi, Feyz ve benzerleri de bu konuda İbn-i Arab’ın yürüdüğü yolda yürümüşlerdir. Ne mutlu o kimseye ki bu denizin kıyısındaki kızıl kum yığınlarının üzerinde yürür. Bu öyle bir denizdir ki, O’nun dalgalarından bir dalga kavmin kuruntusu olan şekil ve hayaletleri silip süpürür. Ne güzel bir haldir o kimsenin hali ki, bütün işaretler ve sapkınlıklardan kurtulur da bu denizde ve O’nun enginlerinde yüzer. O’nda yaratılmış olan mana balıklarına ve hikmet incilerine erişir! Erenlere ne mutlu!



Manevi anlayış sahiplerinin sözlerine kanıp o mesleğe yönelenler, Musa ile Firavun’u, her ikisini de, Hak mazharı bilirler. Onlara göre, aralarındaki fark, birisinin Hadi (doğruya kılavuzlayan), aziz ve benzeri isimlerin, diğerinin ise saptırıcı, alçaltıcı ve benzeri isimlerin mazharı oluşudur. Bunun için, diyorlar, ikisi arasında mücadele kaçınılmazdır. Onlara göre bu ikisi insani varlıklarından sıyrılınca birdirler; nasıl ki aslında bütün şeyler, yukarıdaki kısaca anlatıldığı üzere, tektirler. İşte halk arasında geçerli bu meseleleri kısaca açıkladık.



Ve fakat ey Selman, Rahman’ın Kalemi buyuruyor; Bugün bu sözleri tasdik eden de bir, tekzip eden de, çünkü Hakikat Güneşi’nin kendisi doğmuş olup Sonsuzluk semasının ufkundan parlamıştır. Bu gibi konularla meşgul olanlar, şüphe yok ki, Rahman’ın Cemali’nden mahrum kalırlar. Tahkik baharı, gaybubet zamanın evhamıdır; şimdi ise Allah’ın sırlarının görünmesi ve mülakat baharıdır. Söyle; Ey kavim! Bu günlerde Allah’ın sır ve nurlarının göründüğü çimenliklerde otlayınız ve kuruntuyu bırakınız. Tanrı’nın kalemi size işte böyle emir verdi. İlimden söz açmak malumu tanımak, delil getirmekten maksat alametlerin işaret ettiğini ispat içindir. Şimdi, Allah’a hamdolsun, malumun güneşi Kayyum’un (Kudretin kaynağı, baki ve ezeli olan) seması ufkundan parlamakta ve İşaret Edilen’in ayı Emir semasından ışık saçmakta... Kalbi her türlü işaretten arıt, Mana Güneşini mukaddes ruhani semada dış gözünle seyret, O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerini O’ndan başka şeylerde gör; ta ki bütün bilgilere, bütün bilgilerin başlangıç noktasına, kaynağına ve madenine eresin.



Ey Selman! Kıdem Cemali’ne ant olsun ki bu günlerde Âlemlerin Rabbi’nin manevi anlayış semasından her an yeni bilgiler inmektedir. Ne mutlu bu pınara ulaşıp kendi katında olan şeyden kesilene! Ey cezp olmuşlar ve özlem içindekiler! İnsaflı olunuz. Halk arasında şimdi bir miktar bahsettiğimiz sözlerle dolu sayılamayacak kadar çok kitap vardır. İnsan hepsini görüp anlamak istese iki ömür yetmez.



Ey Selman! “Allah, her şeyin üstünde görünmektedir ve o günde padişahlık Allah’a mahsustur” diyerek insanları kendi katlarında olana bırak. Hâsılı geçmiş ilimleri geçmişte bırak. En büyük nebilerden olan Musa, manevi anlayış sahiplerinin dediğine göre, on gün süresince kendi fiillerini Hakk’ın fiillerinde fani eylemiş, bunu takip eden on günde kendi sıfatlarını Hakk’ın sıfatlarında fani eylemiş, üçüncü on günde ise kendi zatını Hakk’ın Zatı’nda fani eylemiş, fakat bu şekilde geçen otuz günün sonunda kendisinde hala bir varlık bakiyesi kalmış olduğundan “Beni asla göremezsin!” hitabını işitmiş… Şimdi ise Tanrı’nın dili şöyle söylüyor; “Bir kere Kendini bana göster!” dersen yüz bin kere Zülcelâl’ın ziyaretiyle dolup taşarsın! Nerede bu günlerin fazlı ve nerede geçmiş günlerinki!



Ey Selman! Ariflerin bütün söyleyip yazdıkları, sınırlı olan insan aklının çerçevesini aşmaz. İlmin en yüksek seviyesine çıkan akıl ve irfanın en esrarlı derinliğine inen kalp, hiçbir zaman kendisi için mümkün olanın üstüne çıkamaz, hiçbir zaman kendi hayal ve düşüncelerinin sınırlarını geçemez. Her arifin irfanı, her anıcının anısı ve her niteliğin nitelemesi ancak Tanrı tecellisinin özlerinde yarattığının bir yansımasıdır. Bunun üzerinde derinliğine düşünen herkes hiçbir yaratığın aşamayacağı bir takım sınırlar olduğunu kabul eder. Tanrı’yı tanımak ve hayal gücünde canlandırmak için öteden beri gösterilen çabalar ve yapılan benzetmeler, O’nun, Kendi iradesiyle ve sadece Kendisi için yarattığı yaratık âleminin sınırlarıyla sınırlanmıştır. O, herhangi bir kimsenin anlayışıyla bilinmekten veya herhangi bir kimsenin getirdiği örneklerle tanınmaktan arıdır. Kendisiyle yaratıkları arasında ne bir ilgi, ne bir bağ ve ne de Zatına götürecek bir iz ve işaret vardır. Âlemleri çevreleyen iradesiyle kâinatı yaratmıştır. Hak, ezelden beri kendi birliğinin yüceliklerinde bütün varlıkların anlayışlarından mukaddes Sultan’dır ve ebede dek Kendi yanaşılmaz ihtişam ve büyüklüğünün yüksekliklerinde varlıkların kavrayışından arınmış olmaya devam edecektir. Bütün yerde ve gökte bulunanlar O’nun Kelimesiyle yaratılmış, mutlak yokluktan varlık sahasına çıkmışlardır. Tanrı Kelimesiyle yaratılan bir yaratık nasıl olur da Zat-ı Kıdem’in tabiatını anlar?



Ey Selman! Kıdem Sultanı’na giden yollar kapalıdır. Hiçbir algı O’nun mukaddes alanına erişemez. Bu böyle olunca, o Kıdem Sultanı, inayetinin bir eseri ve fazlının bir delili olmak üzere, Birlik Ufku’ndan Hidayet (doğru yol, Hak yolu) Güneşlerini (Tanrı Elçileri kastedilmiştir) insanlar arasında doğdurarak bu Mukaddes Varlıkları tanımanın Kendi Zatını tanımak olmasını kararlaştırmıştır. Her kim Onları tanırsa Tanrı’yı tanımış olur. Her kim Onları dinlerse Tanrı’yı dinlemiş olur. Her kim Onların doğruluğuna tanıklık ederse Tanrı’nın doğruluğuna tanıklık etmiş olur. Onlara arka çeviren Tanrı’ya arka çevirmiş sayılır. Onları inkâr eden Tanrı’yı inkâr etmiş demektir. Onlar yer ile gökleri birbirine bağlayan köprülerdir. Onlar, Allah’ın yer ve gök padişahlıklarında kurulmuş Terazilerdir. Onlar insanlar arasında Tanrı’nın Zuhuru, hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtlarıdır.



Ey Selman! Kullar arasında duyulmuş olan her şeyden kesil ve feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) kanatlarıyla Ebha’nın mukaddes semasında uç. Tanrı’ya ant olsun, O’na doğru uçup manalar kutbuna erişirsen, varlıkta Sevgili hazretlerinin çehresinden başka bir şey görmezsin ve arka çevirenleri adlarının bile anılmadığı bir gün gibi ve ancak böyle görürsün. Başka bir dil gerek ki bu makamı ansın ve başka bir kulak gerek ki işitsin.



Ey Selman! Daha iyisi canın sırlarını ve Canan’ın anılarının bedialarını Rahman’ın irade semasında emanet bırakalım da adı geçen şiirin manasını anlatmaya başlayalım.



Bil ki; Mesnevi (Hz. Mevlana’nın eseri) sahibinin Musa ile Firavun’dan söz etmesi eğitici bir örnektir, yoksa onların zatça bir olduğunu söylemek değildir. Böyle bir şeyden Tanrı’ya sığınırız. Onlar zatça nasıl bir olabilirler ki? Firavun ve benzerleri Musa’nın sözüyle yaratılmışlardır, n’olaydı bunun böyle olduğunu bilseydiniz! Aralarında gözle görünür böyle bir farklılığın bulunması, onların bütün âlemlerde birbirinden ayrı olduklarına delildir. Bu üstü kapalı bir sözdür. Onu ancak iç gözleri açık manevi anlayış sahipleri anlar. Mesnevi sahibi bütün kulları isimler melekûtunda Musa farz etmiştir, çünkü hepsi de topraktan yaratılmış olup yine toprağa dönecektir. Keza onlara harf ismi de verilir. Ruhlar âleminde, yani tekrenklilik âleminde, asla didişme ve savaş yoktur, çünkü orada mücadele nedeni bulunmaz. Fakat ruhlar bedene girip de bu dünyada görününce, doğru veya yanlış, çekişme sebepleri ortaya çıkar. Bu çekişme ve mücadeleler Zülcelâl’ın Emrini ispat yolunda olursa haktır, aksi halde batıldır. Bu çekişmeler, mücadeleler, sevmeler, ayrılıklar, kabul veya retler tek bir sebepten ileri gelir. Mesela bakınız, sebep olandan bir sebep ortaya çıkar. Bu tek bir sebep olmakla beraber her şahısta başa başka tezahürlere yol açar, her makamda ayrı bir tezahür gösterir. Örneğin Tanrı’nın “Zenginleştirici” ismini göz önüne getir. Bu isim kendi âleminde birdir, fakat insan varlığı aynalarında tecelli edince her bir şahısta o şahsın durumuna göre etki yaratır. Örneğin cömert olanda cömertlik, cimri olanda cimrilik, hırsızda hırsızlık, mutlu olanda mutluluk ortaya çıkar. Fakir bir insanın karakteri ve diğer özellikleri görünmez. Örneğin bir kuruşu bile bulunmayan bir kimsenin cömert mi cimri mi olduğu belli olmaz. Böyle bir durumda mutluluk ve hırsızlık ta böyledir. Bir insan zengin olunca kendisinde gizli olan şey açığa çıkar. Mesela zenginin biri varını yoğunu Tanrı yolunda saçar, bir başkası Hak ile kavga ve çekişmeye kalkışır, daha bir başkası ise servetini olduğu gibi saklar, ne kendisi ne başkaları o maldan faydalanırlar. Bakınız tek bir tecelliden ne kadar çeşitli şeyler meydana geliyor. Tecelliden önce herkes bulundukları yerde sönmüş, örtülü ve donmuştu. “Zenginleştirici” isminin güneşi tek bir tecelli ile bu kimseleri toplamış, içlerinde bulunanı açığa çıkarmıştır. Bu açıklamaya iç gözünle bakacak olursan birçok kapalı sırları görürsün.



Zamanımızın Firavununa bak. Eğer onda görünürde bir servet ve kudret olmasaydı, Ahadiyyet (Allah’ın birliği) Cemali ile savaşmaya asla kalkışmazdı; bunu istese de imkânsızlıklar nedeniyle elinden bir şey gelmez, küfrünün üstü kapalı kalırdı. İmdi ne hoştur o kimselerin hali ki, dünyanın rengine ve onda yaratılmış olan şeylere esir olmaz, Tanrı’nın rengine, yani Hakk’ın bu zuhurdaki rengine bürünürler. Hakk’ın bu zuhurdaki rengi ise dünyanın çeşitli renklerinden arınmış olmaktır. Bu rengin nasıl bir renk olduğunu ancak gönüllerini Tanrı’dan başka her şeyden kaldırmış olanlar bilir, nasıl ki bugün ölümsüzlük gemisine binip Kibriya’nın (Büyüklük, yücelik, Allah’ın sıfatlarından) denizinde yolculuk eden Bahaîler birbirlerini tanıdıkları halde başkaları tanıyamazlar, tanısalar da ancak körlerin güneşi tanıması kadar tanırlar.



Ey Selman! İnsanlara söyle; Kıdem denizinin kıyısına geliniz ki bütün renklerden arınmış olarak mukaddes ve tertemiz yere, Manzar-ı Ekber’e erişesiniz.



Ey Selman! Dünyanın çeşitli renkleri insanları Ebha’nın mukaddes civarından uzak tutmuştur. Mesela, mücadeleye kalkışan malum şahsı (Mirza Yahya; Hz.Bahaullah’ın Kendisine isyan eden kardeşi) gözünün önüne getir. Manalar Ufku’nun Güneşi’ne ant olsun, o gece gündüz çevremde dönerdi, sabahları Ben yataktayken başucumda durur ve Ben ona ayet dikte ettirirdim. Gece gündüz daima hizmetimde bulunurdu. Emir ünlenip ismi itibar kazanınca unvan ve liderlik sevgisi onu pençesine öylesine aldı ki Tanrı’nın mukaddes birliğinin kıyısından mahrum kaldı. Anımı elinde tutana yemin olsun, dünya onun kadar liderlik ve mevki düşkünü birisini görmemiştir. Her şeyi Kendi senasıyla söyletene yemin olsun, yaratıkların topu ondaki kıskançlığı ve düşmanlığı tartmak isteseler aciz kalırlar. Tanrı’dan onun kalbini temizleyip Kendi nefsine döndürmesini ve güçlü, yüce ve ulu Tanrı’nın doğruluğunu kabul ve itirafa muvaffak buyurmasını dileriz.



Ey Selman! Tanrı Emri’ni gözünün önüne getir. Tanrı birliği Mazharı’nın ağzından bir kelime çıkıyor. Bu kelime aslında tek bir kelime olup aynı kaynaktan çıkmıştır, fakat bu kelime güneşi Tanrı ağzı ufkundan insanlar üzerine parlayınca her bir şahısta başka başka görünüyor. Mesela birinde hürmet ve yöneliş, başka birinde yüz çevirme, muhabbet, husumet ve benzeri… Sonra bu sevgi dolu dost ve düşmanlık eden mücadele ve çekişmeye başlıyorlar. Her ikisini de farklı bir renge bürünmüştür, çünkü kelimenin söylenmesinden önce birbirleriyle dost ve birlik içindeydiler. Kelime güneşinin doğmasından sonra, kabul gösteren kimse Tanrı rengi ile süslenmiş, inkâr eden kimse ise kendi nefis ve ihtirasının rengine boyanmıştır. Tanrı’nın aynı kelimesinin parlayışı ikbal sahibi olanın nefsinde hürmet ve yöneliş, yüz çevirenin nefsinde başka tarafa yöneliş rengiyle görünmüştür, hâlbuki bu parlayış herhangi bir renkten azade bulunuyordu. Gökteki güneşe bak. Güneş, aynada ve sırçada aynı şekilde yansır, fakat her bir sırçada o sırçanın rengiyle görünür. Her günkü tecrübeler bunun böyle olduğunu gösterir.



Hâsılı yüz çevirenle hürmet ve yöneliş sahibi olan arasındaki mücadelenin sebebi renk ve boyadır. Bu iki rengin arasında sayılamayacak kadar çok fark vardır. Beriki Tanrı rengiyle görünmüş, öteki ihtiras rengiyle... Yönünü Tanrı’ya çeviren hakikat yolu yolcusu müminin rengi Rahman’ın rengidir, Tanrı’ya arka çeviren ikiyüzlünün rengi ise şeytanın rengidir. Berikinin rengi ruhların Tanrı’dan başkasının renginden arınmasına sebepken ötekinin rengi ruhların çeşitli nefsanî arzuların renkleriyle kirlenmesine neden olur. Beriki ebedi hayat bağışlar, öteki ise daimi ölüme götürür. Beriki feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) ehlini ölmezlik kevserine iletir, öteki ise perdelenmişlere fanilik zakkumunu tattırır. Berikinden Rahman’ın güzel kokuları yayılır, ötekinden şeytanınki…



Mesnevi sahibinin bu sözden maksadı, Allah göstermesin, Musa ile Firavun’un aynı derecede bulunduklarını beyan etmek değildir. Ne yazık ki bazı cahiller bu sözden böyle bir anlam çıkarmışlardır. Musa’nın davranışı kendi dininin doğruluğunun bir şahididir, çünkü O’nun mücadelesi Tanrı içindi. O’nun niyeti Firavun’u geçici renklerden kurtarıp Tanrı rengine kavuşturmak ve Dost’un yolunda şehitlik şerbeti içmekken Firavun’un mücadelesi kendi canını kurtarmak ve saltanatını korumak içindi. Musa’nın gayesi Tanrı lambasını tüm âlemde yakmak, Firavun’un gayesi ise onu söndürmekti. Hiç canını Tanrı yolunda feda eden bir kimse canını yetmiş bin örtü ardında saklayan bir kimseye benzer mi? Ne oldu bunlara ki her şeyi bilen hikmetli Tanrı’nın bir beyanını anlayamıyorlar?



Hayır, Mesnevi sahibinin maksadı, Musa ile Firavun’un arasındaki savaşın sebebinin renk olduğunu anlatmaktır, Musa’nın rengi Mele-i Ala (melekler âlemi) ehlinin canlarını feda ettikleri bir renkken Firavun’un rengi cehennemin en dibindekilerin bile uzak durdukları bir renkti. Mesnevi sahibi çeşitli yerlerde Firavun’dan bahsetmiştir. İyi dikkat ederseniz maksadının bazılarının sandıkları gibi olmadığını görürsünüz. Bu zat, Tanrı dostlarıyla kaynaşıp dost olmayı ve hizmetlerinde bulunmayı ne kadar arzulamıştır! Bunun içindir ki bir yerde şöyle diyor:



Olmazsa Hakk’ın ve Hak seçkinlerinin inayeti

Melek de olsa siyah olur onun amelinin ismi



Ey Selman! Bir kimsenin sözlerine itiraz gözüyle bakmamalarını Hakk’ın dostlarına bildir. Daha iyisi, başkalarının sözlerini açık bir zihin ve sempati ile karşılasınlar. Bu konudaki tek istisna, Tanrı’nın Emri hakkında maksatlı olarak kötü yayınlarda bulunanlardır. Herkesin, kendi güç ve yeteneğine göre, Tanrı Emri’ne karşı maksatlı olarak böyle kötüleyici saldırılarda bulunanlara yazı ile karşılık verip iddialarını çürütmesi bir vazifedir. Her şeye muktedir olanın katından takdir buyrulan budur. Biricik gerçek Tanrı’nın Emri’ni ilerletmek isteyenler, kılıç ve benzeri zorlamalara değil dil ve kaleme başvurmalıdırlar. Bunu bundan önce olduğu gibi şimdi de tekrar buyuruyoruz. Anlayıp bilmek isteyenler anlayıp bilsin. Bu Gün her şeyin içerisinden “O’ndan başka Tanrı yoktur!” diye yüksek sesle nida edene yemin olsun ki, Tanrı’nın Emri’ne saldırıp onu reddedenlere karşı kaleme sarılarak savunmada bulunan kimseye, bütün Mele-i Ala’nın (melekler âlemi) imreneceği bir makam inayet kılınır. O makamı ne kalem tanımlayabilir, ne de dil… Her kim bu gün mukaddesler mukaddesi, yüceler yücesi ve kutlular kutlusu Emir’de sebat ve istikamet gösterirse, ona bütün yer ve gökte bulunanlara karşı durabileceği bir güç verilir. Buna Tanrı Kendisi şahittir.



Ey Tanrı’nın sevgilileri! Rahatlık döşeğinde yatmayınız. Sizi yaratan Rabbinizi tanıyıp O’nun başına gelenleri duyunca yardımına koşunuz. Susmayınız, ağzınızı açınız ve O’nun Emrini yaymaktan bir an geri durmayınız. Bilseniz, bu sizin için bütün gelmiş ve geleceğin hazinesinden daha iyidir. İşte En Yüce Kalem’in Tanrı kullarına öğüdü budur.



Sözün özü, ey Selman, aklı başında hiçbir insan yoktur ki yönelmişle yüz çevirenin ve Tanrı birliğine inananla inanmayanın aynı mertebe ve derecede olduğunu söylesin ve buna razı olsun. İşittiğinize ve bundan önceki bazı kitaplarda okuduğunuza gelince; maksat Gerçek Tanrı’nın kutsiyet alanına aittir. İsimler, isimler melekûtunda birdir denmiştir. Melekût’u hayal ürünü sanma, bugün, melekût, ceberut ve lâhut arşın çevresini dönmektedir. Bu makamda görülen mertebe ve âlemlerin feyizlendirmesiyledir ki, lâhut, ceberut, melekût ve daha ötesi kendi mevkilerinde mevcut ve berkarardırlar. Bu makamlar hakkında fazla detay caiz olmayıp irade semasında muallâktır; Tanrı’nın Kendi fazlıyla indireceği zamana kadar da böyle kalacaktır. O, gerçekten, her şeye gücü yetendir.



Kısaca, bütün isimler Hakk’ın sahasında bir olmuş ve olacaktır. Bu hal, ayırıcı kelimenin zuhurundan öncedir. Mesela bugün bütün isim mazharları kendi âlemlerinde Tanrı’nın önünde görünür durumdadır. Sıfatların doğuş yerleri ve bütün olmuşlar da böyle… Kıdem Heykeli’nin adalet tahtında oturmasının bir gereği olarak O’nun inayeti her şeye karşı aynı derecededir. Kelimenin söylenmesinden sonradır ki insanlar arasında ayrılık ortaya çıkar. “Evet” demeyi başaran kimseler her iyiliğe kavuşur. Zülcelâl’ın (Ulu Allah’ın) Cemali’nin üzgünlüğüne ant olsun, hürmetkâr ve yönelmiş olana öyle bir mertebe mukadderdir ki yeryüzü sakinlerine bir iğne ucu kadar ifşa edilecek olsa hepsi kavuşma özlemiyle düşüp ölürler. İşte bunun içindir ki dünyevi hayatta müminlerden gizli tutulmuştur. Her kim “evet” demeyi başaramazsa Tanrı katında adı anılmaz olur. Onun için takdir olunan ve eşi bulunmaz azaptan dolayı Tanrı’ya sığınırız.



Ey Selman! Rahman’ın sözlerini kullarına bildir ve de ki; Kendinizi yerin kurtlarından koruyunuz ve bazı kimselerin söyledikleri yalanlara kulak vermeyiniz. Benim sözlerimi dinlemek için kulaklarınızı temiz, cemalimi tanımak için gönüllerinizi her şeyden arı tutunuz.



Ey Selman! Yine onlara de ki; Nice sabahlar Muhtar’ın (dilediği gibi davranan) Cemali’nin tecellisi sizin gönüllerinizin semtine uğradı ve sizi başkası ile meşgul görerek kendi yerine geri döndü.



Ey Selman! Söyle; Ey kullar! Hakk’ın izinde yürüyünüz, Kıdem Mazharı’nın eylemlerini ve sözlerinin hakikatini düşününüz, ola ki Zülcelâl’ın bitmez tükenmez kevserine kavuşursunuz. Eğer yönelmiş olanla sırt çeviren aynı mertebeye sahip ve Tanrı âlemleri bu âleme bağımlı bulunsaydı, önceki Zuhurum (Hz.Bab) kendini düşman eline bırakmaz, canını feda etmezdi. Emrin güneşine ant olsun, o Tanrısal Heykel’in havada asılı bulunduğu sırada Muhtar’ın (İstediği gibi davranan) Cemaline karşı duyduğu şevk ve özlemin bir damlacığı bu halka malum olsa, hepsi Rabbin bu meknetli Zuhuru yolunda seve seve can verirlerdi. Kısaca, dudu kuşuna şeker, pislik böceğine gübre verilir; karga bülbül gibi şakıyamaz, yarasa gün ışığından kaçmakta…



Ey Selman! Benim millet ve devletlerden çektiklerim kuvvetli bir delil ve sağlam bir hüccettir (senet, vesika, kanıt). Yirmi senedir rahat rahat bir yudum su içmedim, bir gece dinlenmedim. Kimi vakit lale (Hz.Bahaullah’ın tutuklu bulunduğu sırada bağlı bulunduğu zincirlerin mübarek vücudunda açtığı lale şeklindeki izler kastedilmiştir) ve zincir içerisinde ve kimi vakit düşmüş ve esir... Gözümüz dünyada ve dünyada bulunan şeylerde olsaydı, bu belalara asla uğramazdık. Ne mutlu o kimseye ki bu makamın meyvelerinden payını alır ve tadına bakar. Tanrı’dan göz ve salim lezzet dileyiniz; çünkü gözü olmayanın yanında ha Yusuf’un resmi, ha kurdun resmi, ikisi de birdir. Bu tattan mahrum olan bir kimse için ebucehil karpuzu (acı bir meyve) ile şekerin farkı yok. Ve fakat ümit ederim ki mukaddes esintilerin bereketiyle öyle kimseler meydana çıkar ki dünyayı ve dünyada olanı tek bir akçeye satın almaz ve Allah’tan başka her şeyden arınmış olarak Tanrı’nın yönüne bakarlar. Onlar Rahman’ın yolunda can vermeyi en kolay şey bilir, arka çevirenlerin arka çevirmesiyle Sırat üzerinden kaymaz ve Dost’un gölgesinde karar kılarlar. Ne mutlu bunlara! Ne müjde bunlara! Ne izzet bunlara! Ne şeref bunlara! Tanrı’ya ant olsun, en yüce köşklerdeki huriler bu kimselerle görüşme özlemiyle durup dinlenmezler ve ölümsüzlük giyenler duydukları özlemden rahat edemezler. İşte Tanrı bu kimseleri Kendisine ayırmış ve onları âlemlere gönül vermeyen kişiler kılmıştır.



Ey Selman! Üzüntü verici birçok durum Rahman’ın kalemini Allah’ın birlik makamlarını anlatmaktan geri tutmuştur. Cefakârlık o dereceye varmıştır ki, muazzez Makarr’a cimrilik yakıştırılmakta… Evet, o Makarr ki, bütün yaratıklar ezelden ebede kadar sofrasından mütenaim olsalar ağız açmak kimsenin haddi değildir. Böyle bir Makarr’a cimrilik yakıştırılıyor ve etrafa mektuplar yazılarak aylıklarının kesildiğinden şikâyet ediliyor. Rezalet ve alçaklığa bakın ki, halktan para koparmak ve Kıdem Cemali’ne kara çalmak için bu tür iftiralara başvurup şuraya buraya yazılar yazıyorlar. Sen burada bulundun ve gördün ki Ben bu kavmin aylığını Kendi gözümle hiç görmedim. Gelen aylık dışarıda pay edilir ve herkese payı verilir. Bunun böyle olduğunu bildikleri halde, sırf Tanrı Emri’nin itibarına leke sürmek ve para toplamak için, duyduklarına göre hareket etmişlerdir. Kıdem Cemali’ne yemin olsun, Bana gelen ilk zarar devletten aylık kabulüdür. Beraberimde bu kimseler bulunmasaydı bunu asla kabul etmezdim. Muhacirlerin nasıl bir sıkıntıya düştüklerini sen kendin biliyorsun. Bununla beraber hepimiz şükrediyor, Tanrı’nın yazgısına razı oluyoruz. Başımıza ancak ve ancak Tanrı’nın bizim için yazmış olduğu şey gelir. Her bir işte güvenimiz O’nadır. Etrafa aylık için şikâyetnameler yazıp dilencilik yapan bu adamlar Rübubiyet (İlahlık, Kutsallık, Tanrısallık) iddiasında bulunuyor ve Hak’tan yüz çeviriyorlar. Onlara uyanların halini artık sen düşün. Tüh onlara ve onlara uyanlara! Yakında kahredici zebaniler aziz, muktedir ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olanın katından onları yakalayacaktır. O zaman kendilerine herhangi bir yardımcı bulamayacaklar. Müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan), aziz ve sevgili Tanrı’nın ceberudundan hak üzere işte böyle nazil oldu.



Ey Selman! Baha senin ve Tanrı sözlerini hayal mahsulü kaygılara değişmeyen kimselerin üzerlerine olsun.



HER ŞEYİN BAŞI

(HİKMET SÖZLERİ)



Yüceler Yücesi Tanrı O’dur



BÜTÜN İYİLİKLERİN KAYNAĞI; Tanrı’ya güvenmek, O’nun buyruğuna boyun eğmek ve O’nun kutsal iradesine razı olmaktır.



HİKMETİN ESASI; Zikri aziz olan Allah’tan ve O’nun öç ve cezalandırmasından korkmak ve O’nun adalet ve hükmünden çekinmektir.



DİNİN ESASI; Rabbin katından inene şahadet etmek ve O’nun muktedir kitabında yazılı yasalara uymaktır.



İZZETİN KAYNAĞI; Kulun Tanrı tarafından verilen rızka kanaat edip kendisi için takdir olunanla yetinmesidir.



SEVGİNİN ESASI; Kulun Sevgili’ye yönelip başkasına arka çevirmesi ve Mevlasının isteğinden başka bir isteği olmamasıdır.



GERÇEK ANMA; Rabbi zikredip O’ndan başka her şeyi unutmaktır.



TEVEKKÜLÜN BAŞI; Kişinin dünyada bir iş güçle meşgul olup geçimini sağlaması ve Tanrı’ya sımsıkı yapışıp gözünün sadece Mevlasının fazlında olmasıdır, çünkü kulun işleri şimdi ve sonra hep Efendisi’nin elindedir.



FERAGATİN ESASI; Kişinin Rabbin makamına yönelmesi, O’nun huzuruna çıkması, O’nun cemaline bakması ve O’nun önünde tanıklık etmesidir.



GERÇEK ANLAYIŞIN ESASI; Kişinin fakirliğini itiraf etmesi, sultan, kerim ve muktedir olan Rabbin iradesine seve seve boyun eğmesidir.



CESARET VE GÜCÜN KAYNAĞI; Tanrı sözünü yüceltmek ve O’nun sevgisinde sebat etmektir.



MERHAMETİN ESASI; Kulun Rabbin nimetlerini hatırlaması ve her zaman ve her koşulda O’na şükretmesidir.



İMANIN ESASI; Sözlerin azlığı ve amellerin çokluğudur. Sözleri amellerinden fazla olan kişinin ölümü, yaşamasından daha iyidir.



GERÇEK GÜVENLİĞİN ESASI; Susmak, olayların sonucuna bakmak ve dünyadan feragat etmektir.



ÂLİCENAPLIĞIN (YÜCE GÖNÜLLÜLÜK) BAŞI; Kişinin servetini kendisine, ailesine ve din kardeşleri arasındaki yoksullara harcamasıdır.



SERVETİN KAYNAĞI; Benim sevgimdir. Beni seven kimse her şeye sahip demektir, beni sevmeyen kimse ise yoksul ve muhtaçtır. Nur ve izzet parmağının yazdığı söz budur.



BÜTÜN KÖTÜLÜKLERİN KAYNAĞI; Kişinin Rabbinden yüz çevirip O’ndan başkasına yönelmesidir.



CEHENNEMİN KÖKÜ; Tanrı ayetlerini yalanlamak, O’nun katından inenle savaşmak, Tanrı’ya karşı böbürlenmektir.



BÜTÜN BİLGİLERİN KAYNAĞI; Tanrı’yı tanımaktır, O’nun izzetine yemin olsun, bu ancak O’nun İlahi Mazharlarını tanımakla olur.



ZİLLETİN BAŞI; Rahman’ın gölgesinden çıkıp şeytanın gölgesine girmektir.



KÜFRÜN BAŞI; Tanrı’nın tekliğine inanmamak, O’ndan başkasına bel bağlamak ve O’nun yargısından kaçmaktır.



HÜSRANIN KÖKÜ; Kişinin günlerini kendi nefsini tanımadan geçirmesidir.



SENİN İÇİN BÜTÜN BU SÖYLEDİKLERİMİZİN BAŞI; İnsaftır. İnsaf, kişinin yersiz kuruntu ve taklidi bırakması, Tanrı’nın muhteşem eserlerini teklik gözüyle görmesi ve her şeye araştırıcı bir gözle bakmasıdır.



İşte sana böyle öğrettik ve Hikmet Sözleri’ni sana açıkladık ki, Allah’ın Rabbe şükürler sunasın ve insanlar arasında övünesin.



KERMİL LEVHİ



Yüce olsun bu Gün! Bu Gün, Rahman’ın güzel kokulu merhamet yellerinin imkân âlemine estiği gündür. Bu Gün, şanına geçmiş asır ve devirlerin erişemeyeceği kadar kutlu bir gündür. Bu Gün, Kıdem Cemali’nin Kendi mukaddes makamına yöneldiği gündür. Kıdem Cemali’nin Kendi mukaddes makamına yönelmesi üzerine bütün yaratıklar ve onların ötesinde Yüceler Zümresi yüksek sesle seslendiler; “Koş, ey Kermil, koş! İşte İsimler Âleminin Sultanı ve göklerin Yaratıcısı olan Rabbin Cemali senin üzerinde yükseldi.”



Bunu işiten Kermil Dağı sevincinden coşkuyla kendinden geçerek haykırdı; “Ey gözlerini bana çevirip, adımlarını bana yöneltmek lütfünde bulunan! Canım Sana kurban! Ey ebedi hayat kaynağı! Ayrılığın beni bitiriyor, huzurundan uzak kalışım ruhumu yakıp kavuruyordu. Hamdolsun Sana ki, Çağrına kulak vermemi sağladın, ayak izlerinle beni onurlandırdın, Kendi Gününün hayat verici güzel kokusu ve Kendi Kaleminin tiz sesiyle ruhumu canlandırdın. Senin Kaleminin sesi insanlar arasında İsrafil’in borusu... Senin karşı konulmaz Emrinin zuhur saati çalınca, Ruhundan Kendi Kalemine bir nefes üfledin ve işte o anda bütün yaratık dünyası temellerine kadar sarsıldı, bütün yaratıkların Sahibi olan Kimse’nin hazinelerinde gizli sırlar açığa çıktı.”



Kermil’in bu haykırışı Yüce Makamımıza erişince cevap verdik; “Ey Kermil! Şükürler sun Rabbe! Ayrılık ateşiyle yanıp kavrulduğun bir sırada huzurumun denizi senin karşında dalgalandı, seni ve bütün yaratıkları, görünür ve görünmez her şeyi sevinçle doldurdu. Sevin, şad ol. Tanrı bugün Kendi tahtını senin üzerine kurdu, seni Kendi ayetlerinin doğuş yeri ve kesin kanıtlarının kaynağı yaptı. Ne mutlu senin çevreni dönenlere! Ne mutlu senin şanlı adını yayanlara! Ne mutlu Rabbin Allah’ın sana gösterdiği lütuf ve keremi birbirlerine anlatanlara! Şu halde, celal sahibi Rahman’ın ismiyle ölümsüzlük kadehini alıp iç ve sana olan merhametinin bir işareti olarak kederini sevince döndüren Rabbine şükürler sun. O Kendi tahtının kurulduğu noktayı, Ayaklarının bastığı bu yeri, Huzuruyla onurlanan bu noktayı, Nidasının yükseldiği bu mahalli, gözyaşları döktüğü bu yeri gerçekten sever.



Ey Kermil! Siyon’a seslen ve şu müjdeyi ver; Ölümlü gözlerden gizli olan geldi! O’nun her şeyi yenici hükümranlığı ortaya çıktı, O’nun her şeyi saran ihtişamı açığa çıktı. Sakın tereddüt etme, duraklama. Koş, gökten inen Tanrı Şehri’ni, Allah’ın sevdiği kullarının, temiz yüreklilerin ve mukarrep (cennette derecesi en yüksel olan / kalbinde Allah sevgisinden başka bir şey bulunmayan) meleklerin huşu içinde tavaf ettikleri Kutsal Kâbe’nin çevresini dön, dolaş. Ah, bu zuhurun müjdesini yeryüzünün her noktasına ve her şehrine götürmeyi ne kadar isterdim... Bu zuhur, Sina’nın tüm kalbiyle âşık olduğu ve Yanar Çalı’nın adına ‘Yerin ve göğün Padişahlıkları, Rablerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ diye seslendiği zuhurdur. Gerçekten, bu Gün kara ve denizlerin bu müjdenin sevinciyle coştuğu Gün’dür. Bu Gün, Tanrı’nın, fani akıl ve kalplerin kavrayışının ötesinde bir inayetle, açığa çıkmasını takdir ettiği şeylerin zuhur ettiği Gün’dür. Allah çok geçmeden Kendi Gemisini senin üzerinde yüzdürecek ve İsimler Kitabında anılmış olan Baha milletini açığa çıkaracaktır.”



Mukaddes olsun tüm insanlığın Rabbi! O’nun isminin anılmasıyla dünyadaki bütün zerrecikler titreşmiş, Ululuk Dili Kendi bilgisinde gizli ve Kudretinin hazinelerinde saklı şeyleri açıklamıştır. O, gerçekten, kudretli ve aziz isminin gücüyle, gökteki ver yerdeki her şeyin mutlak hâkimidir.



EMVAC (DALGALAR) LEVHİ



O’dur Müjdeci, Şefkatli, Keremli!



Bugün Ana Kitap milletlerin gözü önünde ilk ve sondan söz açıyor ve buyuruyor;



Gerçek söylüyorum, bugünler eşi ve benzeri görülmemiş ve görülmeyecek günlerdir. Ne mutlu o kimseye ki halkın yaygarası onu Hak’tan alıkoymaz. Bu gibiler Sırat üzerinde dururlar ve Allah korkusunun şartlarından olan güvenilirlik ve dindarlıkla sıfatlanırlar.



Nurum ve inayetim üzerine olsun, Cenab-ı Abdul, sevgililerin bulundukları yerlere gitmek üzeredir. Kendisi fazıl ve ihsan semasından her birisi için ebedi bir anılışa ve daimi bir övgüye sebep olacak şeyleri büyük bir arzu ve ısrarla diledi. Onun için, beyan denizi Âlemlerin İsteği’nin kesin delil ve fazıl dalgalarıyla dalgalandı. Her bir dalga ayrı bir ses verir.



BİRİNCİ DALGA: Buyuruyor; Ey sevgililer topluluğu! Sizler öyle bir güne ermişsiniz ki, âlemdeki kitapların çoğu onun zikriyle süslenmiştir. Böyle bir günde sizlere düşen vazife, bütün doğuyu ve batıyı aydınlatacak olan bir birlik ışığı ile parlamaktır.



İKİNCİ DALGA: Buyuruyor; Ey kavim! Bugün Tanrı’nın katında en büyük ve güzel süs, güvenilir olmaktır. Fazıl ve ihsan, bu büyük süs ile süslenmiş olan kimseye olsun.



ÜÇÜNCÜ DALGA: Buyuruyor; Sevinçler olsun size, ey Bahailer! Bu dalga, O’nun Zatını eş ve benzerlerinden kutsal bilip O’nun özünü dedikodulardan uzak tutacak şeylerin sizlerden görünmesidir.



DÖRDÜNCÜ DALGA: Buyuruyor; Ey ahbap topluluğu! Kendinizi alçaltacak şeyleri bırakınız ve sizleri bu İsim vasıtasıyla yüceltecek şeyleri alınız. Bu İsim öyle bir isimdir ki, muktedir, müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın güzel kokusu O’nun vasıtasıyla etrafa yayılmıştır.



Sübhansın Sen ey Tanrım, ey Efendim, ey Dayanağım! Sevgililerini düşmanlarının kötülüğünden koru, sonra onlara Kendi kudret ve saltanatının askerleriyle yardım et, sonra onlardan sadır olacak her bir ameli dünyada bulunanların amelleri arasında karanlığı aydınlığa çevirecek bir lamba kıl. Sen, gerçekten, Zuhur’un sahibisin. Diriliş Günü’nde her şeye hâkim olansın. Her görünmeyeni iyiden iyiye bilen gerçek Tanrı ancak sensin.



EB’ÜL FAZIL LEVHİ



Biricik Eşsiz Tanrı’nın Adıyla



Allah’a şükretmek ve O’nu övmek, her şeyden elini çekip sadece Allah’a yönelmişlik denizine dalanlara layık ve yaraşır; çünkü onlar bu karanlık günlerde insanların sapmışlıklarına, her yönden gelen hüzün oklarına, her taraftan yağan gam ve keder yağmurlarına rağmen Ahadiyet (Allah’ın Birliği) Denizi’ne ve Ebediyet Güneşi’ne yönelmekten yoksun kalmamışlardır. İsim süsü onları Eşyanın Sahibi’nden menetmedi. Onlar isimleri bırakarak mana denizine yöneldiler. Onlar, gerçekten, Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) ismimle mühürlü şarabımı içen kullardır. Tanrı’dan başkası onların nazarında bir avuç toprak ve bir tutam kül gibidir. Onlar isim sebebiyle İsmin Sahibi’nden mahrum kalmadılar. Onlar Beyan döneklerini korkudan titretecek bir istikametle Emrin zaferine kalktılar. Yüce olsun O’nun kudreti, yüce olsun O’nun azameti, yoktur O’ndan başka bir ilah!



Ey bütün varlığıyla Benim ufkuma bakan ve zafer sancağını hikmet ve beyan ile açıp dalgalandıran kimse! Ben tanıklık ederim ki sen her durumda daima barış istedin ve insanlara iyilik ve kurtuluş öğütleri verdin. Ne mutlu sana, seni Benim yüzümün hatırı için sevene ve Emrimde söylediğin sözlere kulak verene! Kutlu ve yüce Tanrı’dan dilerim ki; seni gözle görünen ve görünmeyen askerleriyle desteklesin. O, gerçekten, iyilerin koruyucusudur. O’nun rahmeti her şeyin önünde, inayeti her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.



Ne mutlu o insaflıya ki, O’nun Emri’nde insaf eder! Ne mutlu o adaletliye ki O’nun katından görünen şey hakkında adaletle söz söyler.



Ey Eb’ül Fazıl! Nurum, inayetim ve rahmetim senin üzerine olsun! O memlekette vaki olan şey malum oldu ve göründü. Kutlu olsun o Zat ki Kendi seçkinlerine fesadı, haksızlığı ve kötülüğü yasak etmiş, iyilik, barış ve Allah korkusu emretmiştir. Hamdolsun Allah’a, O’nun yolunda öldürüldünüz ve öldürmediniz. Sevgililere her koşulda sükûnet, şüphesizlik, herkesin bozulmuş işlerini ıslah, ruhları parlatma, güvenilirlik, dindarlık, temizlik ve iffet ile itiraf tavsiye ediniz. H ve M de Biz seninle beraberdik. Oradaki davranışın Bizce makbul görülmüş, Benim rızam ile müşerref olmuştur. Y ilinde ise senin ilham edici, şefkatli ve emin Rabbinin Emrinde senin için yaraşanı…



Söyle: Ey kullar! Gerçekten söylüyorum, doğru dürüst işitiniz, şanı yüce olan gerçek Tanrı kulların kalplerine bakar. Bundan başka kara, deniz, mal, renk vesaire her şey padişahlara, sultanlara ve iktidar sahiplerine verilmiştir, çünkü “Dilediğini işler” sancağı daima Zuhur’un önünde parlar ve dalgalanır. Bu günde gerekli olan şey, hükümete itaat ve hikmete riayettir. Gerçekte halkın korunması, rahatı ve emniyeti görünürde hükümetin iktidar avucundadır. Hak böyle istemiş, böyle takdir buyurmuştur.



Ulu Zindan’ın (Akka Kalesi) semasının ufkunda parlayan doğruluk güneşinin pırıltılarına ant olsun ki, devlet hizmetinde çalışan bir memur Tanrı katında bir sürü sarıklıdan daha değerli, daha üstün ve daha merhametlidir. Çünkü böyle bir memur gece gündüz halkın asayiş ve rahatlığına merkez olan işlerle meşgul olur, hâlbuki o bir sürü sarıklının gece gündüz düşündüğü şey fesat, ret, sövme, öldürme ve yağmalama… Bir süredir, İran’da, kutlu ve yüce Tanrı’nın teyidine mazhar olmasını dilediğim Şah Hazretleri bu mazlumları (Bahaîler) bu kimselerin şerrinden korumaktadır; bununla berber, durmuyor, her gün yeni bir kargaşalığa ve patırtıya sebep oluyorlar. Ümit ederiz ki, hükümdarlar arasında birisi bu mazlum hizbin (Bahaîler) yardımına kalkar da gelecek asırlar boyunca takdir ile anılır. Tanrı kendilerine yardım edene yardım etmeyi, hizmette bulunmayı ve ahdine vefa göstermeyi Bahaîlere farz kılmıştır. Bu hizip, her koşulda, kendilerine yardımcı olanın hizmetinde bulunmalı ve ona karşı daima vefalı olmalıdır. Ne mutlu işitip buna göre davranana ve vay olsun işitip terk edene!



Ey Kalem! Müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’a tevekkül ederek bu konuyu bırak da al yanakla Refik-i Ala’ya (Peygamberlerin, evliyanın, şehitlerin ve iyi kimselerin ruhlarının bulunduğu yer) yükselen ve aşk ateşiyle Aşk Şehri’nde tutuşan kimseyi an ve söyle;



Ey Rahman’ın yolunda seve seve can veren kimse! Mana ve beyan miskinden saçılan ilk koku senin üzerine olsun! Ben tanıklık ederim ki, Tanrı korkusunu bir yana atarak insanların Mevlası ve arş ile yerin Rabbi olan Allah’ın kesin kanıtlarını inkâr etmiş olanların yüreklerinde düşmanlık ateşinin alevlendiği günlerde sen kaygılarını bir yana attın, yakinlik (şüphesizlik / sağlam iman) ışığı ile İlhamın Kaynağı’na yöneldin ve nidayı işiterek En Yüce Ufka (Ufku Ala; ruh makamının en yüce mertebesi) cezp oldun. Senden dilerim ki, ey Âlemin İsteği, Senin sevgin uğruna dökülen şu kanın yüzü hürmetine kullarının günahlarını bağışla… O kullar ki Senin ahit ve misakına vefa gösterdiler, iyiyi kötüden ayıran kitabında indirdiğini itiraf ettiler. Hamdolsun Sana, ey Âlemlerin İlahı!



YEDİ SORU LEVHİ



Söyleyici ve Bilici’nin Adı İle



Bağış güneşinin ışıklarıyla dünyayı aydınlatan Mukaddes Yezdan’a (Zerdüşt inancında Allah’ın ismi) senalar olsun. “B” harfinden En Büyük Okyanus göründü, “H” harfinden de Temiz Cevher… O öyle bir güçlüdür ki, dünyanın gücü O’nu istediğinden geri tutmaz, hakanların orduları O’nu söyleyeceğini söylemekten alıkoymaz.



Mektubun ulaştı, gördük, çağrını işittik. İçinde sevgi incileri gizli, dostluk sırları saklı… Eşsiz Rab’den seni Tanrı Emri’ne yardımcı olman için desteklemesini ve cehalet çöllerinde gezen susamışları abıhayata kılavuzlamanda sana yardımcı olmasını dilerim. O’dur her şeye gücü yeten! Bilgi Okyanusu ve Hikmet Güneşi’nden sorduğun sorulara simdi cevap veriyoruz.



Birinci soru; Biricik Tanrı’ya hangi dil ile ve yüzümüzü hangi yöne dönerek ibadet edersek daha iyi olur?



Her şeyin başı Tanrı’ya ibadettir, ibadetten önce Tanrı’yı tanımak gelir. O’nu tanıyacak gözlerin kutsanmış olması gerekir. O’nu övecek olan dilin de aynı şekilde kutsanmış olması gerekir. Bu Gün’de, ulemanın ve hikmetlilerin yüzleri O’nun yönüne dönmüş durumdadır, hatta bütün yönler O’na doğru meyleder.



Ey Aslan! Şimdi, Tanrı’dan dilerim ki, iyi ameller işleyesin ve En Güçlü Tanrı’nın gücüyle ayağa kalkıp şöyle diyesin:



Ey desturlar (Zerdüştlerde ruhani liderlerin unvanı)! Herkesten bağımsız olan Kimse’nin sırrına kulak veresiniz diye size kulaklar, O’nu göresiniz diye gözler verilmiş. Neden kaçıyorsunuz? Biricik Dost işte ortada, insanları selamete götürecek şeyler söylüyor. Ey desturlar! Anlayışın gül bahçesinin güzel kokularını keşfedecek olsanız, O’ndan başka hiç kimseyi aramaz ve En Hikmetli Eşsiz Kimse’yi yeni kılığında tanırsınız. O zaman, gözlerinizi dünyadan ve dünya peşinde koşanlardan çevirir, O’na yardım etmek için ayağa kalkarsınız.



İkinci soru din ve inanç hakkındadır.



Bu Gün, Yezdan’ın Dini açığa çıkmıştır. Cihanın Sahibi olan Kimse insanları kılavuzlamak için geldi. O’nun dini dürüstlük ve emri sabırdır. Bu din ebedi hayat bağışlar ve bu emir insanları istiğna (aza kanaat etme) dünyasına götürür. Bütün inanç ve din, bu Din’in içindedir. Ona yapışın ve sıkıca tutunun.



Üçüncü soru; Kendilerini farklı dinlere ayırmış, kendi dinini ve inancını diğerlerinden daha üstün ve yüce sayan günün insanlarıyla nasıl geçinelim ki, onların ellerinden ve dillerinden gelebilecek zulme maruz kalmayalım?



Ey insanların aslanı! Yezdan Hazretleri’nin yolunda zahmeti rahmet bil. O’nun yolunda her dert büyük bir derman, her acılık tatlılık ve her alçaklık yüksekliktir. İnsanlar bilip anlasalar, bu zahmetin uğrunda seve seve can verirler. Bu zahmet, hazinenin anahtarıdır, görünüşte tatsız ise de gizlide tatlı ve makbuldür. Senin dediğini kabul ettik, çünkü zamane insanları adalet güneşinin ışığından mahrumdurlar. Onlar adaleti düşman bilirler. Zahmete düşmemek istiyorsan Rahman’ın kaleminden sadır olan şu sözleri oku;



“İlahi! İlahi! Ben Senin birliğine ve tekliğine tanıklık ederim. Ey İsimlerin Maliki ve Göğün Yaratanı! Senin yüce kelimenin nüfuzu ve Senin yüce kaleminin iktidarı yüzü hürmetine Senden dilerim ki, beni Kendi kudret ve kuvvetinin bayraklarıyla destekleyip Senin ahit ve misakını bozmuş olan düşmanlarının şerrinden koruyasın. Sen, gerçekten, güçlüler güçlüsü ve kuvvetlisin.”



Bu dua, güçlü bir kale ve kudretli bir ordu gibi, seni korur ve kurtarır.



Dördüncü soru; Kitaplarımızda Şah Bahram’in (Zerdüştlerin gelişini bekledikleri Tanrı Elçisi) insanları doğru yola kılavuzlamak için birçok alametle geleceği yazılıdır...



Ey dost! Kitaplarda haber verilen şey gerçekleşti ve açığa çıktı. Bunun işaretleri her yönde görülmektedir. Yezdan bu Gün’de Yüce Cennet’in ortaya çıktığını duyuruyor. Dünya O’nun görünüşünün ışığıyla aydınlanmış durumdadır, ama gören göz pek az… Biricik gerçek Tanrı’dan kullarına hikmet bahşetmesini dile. Hikmet insanı anlayışa ulaştırır ve hep kurtuluşun nedeni olmuştur. Aklın anlayışı iç gözün gücünden kaynaklanır. İnsanlar bu Gün’de kendi gözleriyle bakarlarsa, dünyanın yeni bir ışıkla aydınlanmış olduğunu görürler. Söyle; Hikmet Yıldızı doğdu ve İlim Güneşi göründü. Ne mutlu ona ulaşana, O’nu görene ve tanıyana…



Beşinci soru Sırat köprüsü, cennet ve cehennem hakkındadır.



Gerçekten, Tanrı Elçileri geldiler ve doğruyu söylediler. İlahi Habercinin duyurduğu şey gerçekleşmiş ve gerçekleşecektir. Dünya ödül ve ceza üzerine kuruludur. Cennet ve cehennem her zaman akıl ve hikmet tarafından teyit edilmiştir, çünkü ödülün ve cezanın mevcudiyeti onları gerekli kılar. İlk makam ve en önde gelen rütbe, Tanrı’dan razı olma cennetidir. Her kim Tanrı’dan hoşnut olma makamına erişirse En Yüce Cennet’in sakinlerinden sayılır. Böyle bir kişinin ruhu bedeninden ayrıldıktan sonra kalem ve mürekkeple anlatılamayacak bir mutluluğa erişir. Sırat köprüsü, terazi, cennet, cehennem ateşi ve İlahi Kitaplarda yazılan diğer şeyler, görür gözü olanlar ve iç gözü açık olanlar için son derece açıktır. Mana Güneşi’nin doğup göründüğü saatte, herkes aynı makama sahiptir. Sonra Tanrı irade buyurduğunu söyler. O zaman O’nu duyan ve kabul edenler cennet sakinlerinden sayılır. Sırat köprüsü, terazi ve Kıyamet Günü’yle ilgili söylenen her şey gerçekleşmiş ve olup bitmiştir. Bu gün En Büyük Kıyamet’tir. Ümit ederiz ki, semavi ilham şarabı ve ilahi lütuf çeşmesinin yardımıyla mükaşefe (hakikat ehlince Allah’ın sırlarının keşfi) ve Şuhut (görüş) makamına eresin ve bahsedilen her şeye iç ve dış gözünle tanık olasın.



Altıncı soru; Ölümden sonra ruhun bedenden ayrılıp öbür âleme geçmesi...



Bundan bir süre önce bu konuda görür gözü olanlar için yeterli ve ilim erbabı için rahatlatıcı şeyler bilgi kaleminden sadır oldu. Gerçek söylüyorum, bedenden ayrılmış ruh iyi amelden mutluluk duyar ve Tanrı yolunda sunulan yardımseverlik ve cömertlik amellerinden faydalanır.



Yedinci soru; Asil Kimse’nin ismi, soyu ve atalarıyla ilgilidir.



Bu konuyla ilgili olarak, Nurum üzerine olsun, Ebu’l Fazıl Gulpayegani, bu konuda Semavi Kitaplardan yararlanarak bilgi bahşeden ve anlayışı artıran şeyler yazmıştır. Tanrı Emri güç ve kudretle donanmıştır. Dil’in söyledikleri çok geçmeden açığa çıkacaktır. Tanrı’dan O’na yardımcı olman için sana güç vermesini dileriz. O’dur hikmetli ve güçlü. Reis ve Mülk surelerini bulup okuyacak olursan, sorduğun soruya artık ihtiyacının kalmadığını görür ve Tanrı Emri’nin hizmetine öyle kalkarsın ki ne dünyanın zulmü, ne de insanların gücü seni Kıdem Maliki’nin zaferi için çalışmaktan alıkoyamaz. Senin ismini yüceltecek ve ebedileştirecek şeylere ulaşmanı Tanrı’dan dileriz. Çabala ki biraz önce sözünü ettiğimiz Sureleri elde edebilesin ve onlardan Rahman’ın Kaleminin hazinesinden nazil olan hikmet ve beyan incilerinden payına düşeni alabilesin.



Baha senin ve emin, sebatkâr, sağlam ve inanç dolu olan herkesin üzerine olsun!



EŞREF LEVHİ



O, Aziz ve Bedi’dir!



Ey Eşref! Kıdem Dili’nin sana bildirdiğini dinle, gaflette kalanlardan olma. Senin Rabbinin nağmelerinden tek bir nağmenin dinlenmesi alevleri vecde getirir, ancak bunun için temiz ve taze bir kulak ister. İsimler kendilerini yaratık âleminin sınırlamalarından kurtaracak olurlarsa, hepsi, İsm-i Azam’ı (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) aksettirirler. Bunun böyle olduğunu arif olan anlar, çünkü Kıdem Cemali bu mukaddes, aziz ve zorluklarla dolu günlerde bütün eşyada bütün isimleriyle tecelli etmiştir. Rabbinin Emri’nde iyilikler bahşeden ve O’nun sevgisinde halis ol ki, seni yaratık âleminde Kendi güzel isimlerinden bir ismin yankısı eylesin. Bu cidden büyük bir fazıldır. Hayatıma yemin olsun, bugün bütün varlıkların elleri, bütün işaretlerden kurtulmuş olarak, ümitle İsimlerin Sahibi’ne doğru kalksa ve bütün yer ve gök hazinelerinden istese, O her şeyi içine alan fazlı ile o eller tekrar inmeden önce, dilediklerini onlara verir. O’nun rahmeti âlemleri işte böyle kuşatmıştır. Söyle; Ey Kavim! Kendinizi Tanrı’nın rahmet ve inayetinden mahrum etmeyiniz. Her kim kendini O’nun rahmet ve inayetinden mahrum ederse açık bir zarara uğrar.



Ey kavim! Ne şaşılacak şey ki toprağa tapıyor, aziz ve kerim olan Tanrı’dan yüz çeviriyorsunuz. Allah’tan korkunuz, helak olanlardan olmayınız.



Söyle; Tanrı kitabı bu Esir’in görünüşünde indirilmiştir. Bundan dolayı, geliniz hep bir ağızdan “Yaratıcıların en iyisi olan Tanrı kutlu olsun!” diyelim. Ey dünya milletleri! Sakın O’nun yüzünden kaçmayınız. Bilakis O’nun katına ermek için koşunuz, O’na dönenlerden olunuz. Ey kavim! Tanrı’ya karşı olan ödevinizde kusur edip Emrine karşı günah işlediğinizden ötürü bağışlanma dileyiniz, akılsızlardan olmayınız. Sizi yaratan O’dur. Kendi Emri’nin vasıtasıyla sizi besleyen, güçlü, yüce, bilici Olanı size tanıtan O’dur, Kendi irfanının hazinelerini gözleriniz önüne koyan O’dur, sizi yakınlık semasına, önlenemez, inkâr edilemez ve yüce olan Emrine, imanın semasına, yükselten O’dur. Allah’ın inayetlerinden kendinizi mahrum etmeyiniz, amellerinizi batıl kılmayınız, bu en açık, yüce, parlak, nurlu Zuhur’un doğruluğunu inkâr etmeyiniz. Sizi yaratmış olan Tanrı’nın Emri hakkında insaf çerçevesinde hüküm veriniz, Arş-ı Ala’dan indirilmiş olan şeye bakıp nezih bir vicdanla muhakeme ediniz. O zaman, Emir size öğle güneşi gibi apaçık görünür; o zamandır ki O’na iman edenlerden olursunuz.



Söyle; O’nun doğruluğunun ilk ve biricik şahidi O’nun kendi Nefsidir. O’ndan sonra O’nun Mazharı gelir. Bu ikisinden birini tanıyıp anlamayanlar için kendi doğruluğuna ispat olmak üzere kararlaştırdığı şey sözleridir. Bu, gerçekten, O’nun insanlara olan merhametinin bir eseridir. O her bir kişiye Tanrı’nın ayetlerini tanımak kabiliyetini bağışlamıştır. O kendi şahadetini insanlara başka türlü nasıl tamamlayabilirdi? Salim bir fikirle düşünecek olursanız bu gerçeği anlarsınız. O hiç kimseye haksızlık yapmaz, hiç kimseye taşıyacağından fazla yük yüklemez. O rahmandır, rahimdir.



Söyle; Tanrı Emri’nin nuru o kadar açık ve parlaktır ki, görür göz ve temiz görüş sahibi olanlar şöyle dursun, körler bile görebilir. Körler güneşin ışığını göremez ise de sıcaklığını duyabilirler. Beyaniler (Hz.Bahaullah’ı inkâr eden Babiler kastediliyor) arasında öyle kör kalpliler var ki, Tanrı şahit, güneş ne kadar da üzerlerine vursa ne ışığını görmek ne de ışınlarının sıcaklığını duymak kabiliyetinde görünüyorlar.



Söyle; Ey Beyaniler! Biz sizi bütün milletler arasından Kendi Nefsimizi bilip tanımanız için seçtik. Biz sizi Cennet’in sağ tarafına, Ölmez Ateş’in “Benden başka güçlü ve yüce Tanrı yoktur!” nidasını yüksek sesle terennüm ettiği Nokta’ya yaklaştırdık. Rahman olan Rabbinizin irade ufkundan doğup büyük küçük her şeyi aydınlatmış bulunan bu Güneş’ten sakın perdelenmeyesiniz. Temiz bir bakışla bakınız ki O’nun parıltısını kendi gözlerinizle göresiniz. Başkalarının görüşüne bağlanmayınız. Kendi gözlerinizle görünüz. Tanrı hiçbir kimseye kaldıramayacağı yük yüklemez. Bu gerçek eski elçi ve peygamberlere bildirilmiş bir gerçek olup bütün mukaddes kitaplarda yazılıdır.



Bu uçsuz bucaksız alana girmeye çalışınız. Bu öyle bir sahadır ki Allah onun için ne bir başlangıç takdir buyurmuştur ne de bir son. Bu, içerisinde Tanrı nidasının yükseldiği sahadır. Bu, üzerine en güzel kutsiyet ve izzet kokularının saçıldığı bir âlemdir. Ululuk giysisini üzerinizden atmayınız. Kalpleriniz Rabbinizi anmaktan geri kalmasın. Kulaklarınız O’nun güzel, yüce, zorlayıcı, açık ve son derece belagatli sesinin ezgilerini işitmekten geri kalmasın.



Ey Eşref! Seni mülakatıyla müşerref kılıp tahtının yanında izzet makamına yaklaştıran Tanrı’ya şükret.



Ne mutlu senin ve bütün yaratıkların Rabbi olan Allah’ın cemalini gören gözüne! Ne mutlu güçlü, bilici ve hikmetli Tanrı’nın nağmesini işiten kulağına!



Sonra bil ki; Arş yanındaki bekleme süren bitti. Kalk ve levihi alarak, cezp edici ateşiyle perdeleri yakan, aziz ve övgüye değer padişah olan Tanrı’ya yükselmiş bulunan sadık Tanrı kullarına git. Katımızdan sadır olan bir buyruk ile yaratılmış bulunan kimseler tarafından Bize yapılan zulümleri onlara anlat, sevinsinler diye onlara Tanrı’nın hoşnutluğunu müjdele, bilsinler de Tanrı’yı sık sık ansınlar diye onlara bu Genç’in başına gelenleri anlat…



Söyle; Ey Tanrı’nın dostları! Yardım için ayağa kalkınız, Tanrı nefsi ile mücadele edip Tanrı’nın gökler ile yerler arasında Kendi Emri için delil olarak buyurduğunu inkâr etmişlere uymayınız. Onlar Tanrı’ya karşı gelmekte öyle ileri gitmişlerdir ki O’nun yüzüne karşı itirazda bulunmuşlar ve tek bir buyruğu ile kendilerini yaratmış olan Allah’tan utanmamışlardır. İşte bu zalimler Kıdem Cemali’ne böyle zulmetmişlerdir. Hakk’a sırt çevirmekte çok ileri gittiler, öyle ki, en sonunda şeytana uyarak Beni öldürmeye teşebbüs ettiler. Tanrı bunun böyle olduğunu bilir ve görür. Onlar Tanrı’nın kudret ve saltanatı karşısında kendi acizliklerini görünce yeni bir hileye başvurdular. İşte katımızdan sadır olan bir emirle yaratılmış olanların Bize edip eyledikleri böyledir; hâlbuki Biz her şeye muktedirdik.



Sizler, ey Tanrı’nın dostları, Tanrı’ya ve ayetlerine inananlar için fazıl bulutu, Tanrı’ya ve Emrine küfredip O’na ortak koşanlara katılanlar içinse mahtum azap olunuz. Söyle; Ey kavim! Tanrı’ya ve O’nun nefsine mazhar olan kimseye ortak koşanların sözlerine kulak vermeyiniz. Gün gelecek, herkes yüce ve ulu Rablerinin önünde işlediği her işin hesabını verecek ve şu batıl hayatta hak ettikleri cezayı görecektir. Bu, ulu ve saklı levihlerde takdir olunandır. Her saat kanaat değiştirenlerden olmayınız. Tanrı’dan çekininiz, siz ey müminler topluluğu! Arş’ın yönünden sizin için ineni alıp ondan başka her şeyi bırakınız. Emir’de sabit ve sağlam olunuz.



Muhammed Ali adlı bir kimseyi görecek olursan tarafımızdan ona hatırlat ve sana buyrulanı ona ulaştır ki Emrin hizmetine kalksın ve aziz ve övgüye değer olan Allah’ın yolunda ayakları asla sürçmeyecek şekilde istikamet göstersin.



Söyle; Ey kul! Tanrı’ya yemin olsun, her işitip bildiğin şey Bizim katımızdandır. Benden başkası, arif isen bilirsin ki, Benim buyruğumla yaratılmıştır. Kendimizden başkaları hakkında söylediklerimiz ancak Bize malum bir hikmete dayanır; bunun sırrından ancak kendilerine Emri durumları bildirilip Ruh-ül Emin (Cebrail) ile teyit ettiğimiz kimseler haberdardır.



Sen vehim perdelerini yırt ki yakin (şüphesizlik / sağlam iman) güneşi Benim rahman ismimin doğusundan senin üzerine parlasın ve seni samimi dostlarımın zümresine girdirsin. Rabbinin hizmetine kalk, Tanrı’ya küfredip inkâr vadisine sapmış olanlara iltifat etme…



Hakimane sözler söyleyerek ve öğütler vererek halka Tanrı’dan bahset, Rabbinin Emri etrafında bir kimse ile mücadele ve münakaşada bulunma, ta ki Rabbinin kesin kanıtı bütün insanlara tamam ola. Tanrı dostlarıyla birlik kur ve sonra onları aziz ve âlim olan Rabbinin gölgesi altında bir yerde topla. Kulları, o taraflara büyük bir hile ile gelecek olan şeytanın vesveselerine kapılmamaları için iyice koru. O’nun yanında sizleri bu Gencin sevgilisinden uzak tutacak bir şey var. İşte size gaipten böyle bir haber verdik ki olacağı bilip ona göre dimdik durasınız. Her yönü bırakıp mukaddes yöne, senin acıyıcı ve günahları bağışlayıcı Rabbinin arşının bulunduğu noktaya dön…



Sonra bil ki, Biz seni önceki ve sonraki levihlerde andık ve sende sana yaraşanı bulmadık. Mukaddes Levh-i Mahfuz’da (Allah tarafından takdir olunan şeylerin yazılı bulunduğu manevi levha) senin için takdir ettiğimiz şeyden kendini menetme. Seni Allah’tan uzak tutan her şeyden kendini kurtar, O’nu aydın ve mütevazı bir yürek ile an. Sana yaraşan, Emir’de dimdik durmaktır; şöyle ki bütün göklerde ve yerlerde bulunanlar seninle mücadele edecek de olsalar seni Emir’den kaydıramasınlar ve kendilerini acizlik içerisinde görsünler. Bugünlerde Tanrı’ya mensubiyet iddiasında bulunanlara yaraşan davranış budur.



Eba Basir’i görürsen bu levihi kendisine göster, okusun da gerçek bilgililer gibi davransın. Bizden kendisine selam söyle ki izzet ve hikmet sahibinin katından gelen Ruh’un müjdesiyle müjdelensin.



Söyle; Ey kul! Sizin o ilde bulunanlara Tanrı’yı hatırlatsın diye bu ayetleri senin üzerine indirdik ve onları sırf bir merhamet eseri olarak sana gönderdik. Oradakilerin buna bir şükür olmak üzere uykudan uyanıp zuhurlarıyla Yüceleri önüne kapandıran kıbleye bütün kalpleriyle yönelmeleri gerekir.



Çeşitli perdeler karşısında senin verici ve keremli Rabbinin rahmet denizine girmekten geri kalmamış olan Tanrı dostlarına da Bizden selam söyle.



Her an Rabbin Allah’a şükürler sunup şükredenler zümresine katılman için sana işte böyle emir verdik, böyle bildirdik ve böyle ilham ettik.



Ey Baha Ehli! Ruh, izzet ve baha sizin ve Tanrı’nın yüzünü özleyerek kutlular arasına giren kimselerin üzerine olsun!



HÂDİ LEVHİ



Aziz ve Cemil Allah O’dur!



İlelebet diri Tanrı’nın birliği ne hayret verici bir birlik! Her sınırlamanın dışında bir birlik! Her algılamanın üstünde bir birlik! O ezelden beri Kendi ulaşılmaz kutsiyet ve izzet ikametgâhında bulunmuş ve ebede dek Kendi bağımsız saltanat ve ihtişam tahtında oturmaya devam edecektir. O’nun bozulmaz özü ne kadar yüce, bütün yaratıkların bilgisinden ne kadar bağımsız, yerde ve gökte bulunanların övgüsünden ne kadar yüksek! Yerde ve göklerde bulunanların zikir ve senasından ne kadar yüksek ve yüce!



Sırf Kendi iyiliğinin yüksekliği ve kereminin yüceliği iledir ki, her bir görünen şeyin içerisine Kendi irfanının izlerini emanet bırakmıştır; şöyle ki, hiçbir şey, rütbe ve kabiliyetine göre, yüce Zatının irfanından mahrum kalmasın. Bu ayet, yaratık âleminde O’nun cemalinin aynasıdır. Bu ulvi ayna ne kadar saf bir hale getirilirse Tanrı isim ve sıfatları onda o oranda kuvvetli ve berrak görünür, Tanrı ilim ve işaretleri onda o oranda fazla yansır ve açığa çıkar. Bu suretle her şey kendi makamına tanıklık eder, her şey kendi had ve kabiliyetini tanır ve her şeyden “O Tanrı’dır, O’ndan başka Tanrı yoktur” sesi duyulur.



Hiç şüphe yok ki, bu ayna gösterilen şuurlu gayret ve ruhsal alçak gönüllük sayesinde dünyevi kirlerden ve şeytani düşüncelerden öyle temizlenebilir ki, artık onun için Rahmani (Tanrısal) kutsiyet bahçelerine ve Rabbani dostluk sahalarına yol açılabilir. Fakat her şeyin mukadder bir vakti ve her yemişin belli bir mevsimi bulunduğuna göre, bu inayetin bütün şaşaa ve güzelliği ile ortaya çıktığı ve geliştiği bir zaman vardır ki, o da, Tanrı’nın Günleridir. Hiçbir gün Tanrı fazlının eserlerinden mahrum değilse de, Zuhur günlerinin eşsiz bir ayrıcalığı ve bütün anlayışların üstünde bir mevkisi vardır. Bu güzel Rabbani günlerde, yer ve göklerde bulunan kalpler Tanrı Zuhuru Güneşi ile yüz yüze gelip tamamıyla O’na yönelseler kendilerini her şeyden arınmış, İlahi nur ile aydınlanmış ve Rabbani inayet ile temizlenmiş görürler.



İşte bu sebepledir ki, o Günlerde kimse kimseye ihtiyaç duymaz. Görüldüğü gibi, o İlahi Günlerde Tanrı’nın mukaddes katını arayıp O’na erenlerin çoğu başkalarına kısmet olmayan ilim ve hikmet edinmişlerdir. Bunların edindikleri ilim ve hikmetin bir zerresi bile binlerce yıl okuyup yazma ile elde edilemez. Bunun içindir ki Tanrı dostları Tanrı Güneşi’nin Zuhur günlerinde beşeri ilimlerine ihtiyaç duymazlar. İlim ve hikmet pınarları onların öz varlıklarından bir an bile kesilmeksizin fışkırır ve akar.



Ey Hadi! İnşallah ezeli sabahın ışıkları ve daimi tan yeri aydınlığının zuhuru ile kılavuzlanırsın da kalbini karanlıktan ve fani nefislerin telkinlerinden temizler, onun bütün ilim ve sırlarını onda yazılı görürsün; çünkü O’dur cami, kitap, O’dur tam kelime ve aksettirici ayna… Biz, eğer bilirseniz, her şeyi yazılı olarak saydık ve bildirdik.



Feragat ile neyin kastedildiğini sormuştun. Bildiğin üzere, feragatten maksat Tanrı’dan başkasından kesilmektir; yani nefsin öyle bir mertebeye yükselmesidir ki, gökler ve yer arasındaki hiçbir şey bu mertebeye erişmiş olanı Hak’tan alıkoyamaz. Bu durumda, herhangi bir şeyle ilgili sevgi ve uğraşı bu mertebeye erişmiş olanı Allah’ın sevgisinden ve O’nun zikriyle meşgul olmaktan alıkoyamaz ve perdeleyemez, nasıl ki, gördüğün üzere, bugün insanların çoğu fani dünya malına ve boş tertiplere sarılarak baki nimetten ve kutlu ağacın meyvelerinden mahrum kalmıştır. Doğrudur ki, Hak yollarında yürüyen bir kimse öyle bir seviyeye erişir ki feragatten başka bir makam ve yer görmez olur, fakat dil bu konuda tercüman olamaz, kalem bu sahaya adım atıp yazı yazamaz. Bu, Tanrı’nın dilediğine gösterdiği bir erdem ve üstünlüktür. Sözün kısası, feragatten kastedilen, malın tamamen yok edilmesi veya boşa harcanması değildir, hayır, kastedilen Tanrı’ya yönelmek ve O’na bağlanmaktır. Bu mertebe nasıl elde edilir ve neyden husule gelirse, feragatin başı ve sonu odur. İmdi Tanrı’dan dileyelim ki, bizleri başkasından kessin ve Kendi mülakatını nasip etsin. O’ndan başka İlah yoktur, emir ve hilkat O’na hastır. İstediği şeyi istediği kimse için beğenir. O her şeye gücü yetendir.



Bir de “dönüş”ün manasını sormuşsun. Bu konu çeşitli şekil ve sayısız hikmetle bütün levihlerde uzun uzadıya anlatılmıştır. Bu konunun içeriğiyle ilgili bilgi isterseniz, inşallah o levihlere başvurursunuz. Her şeyin başlangıcı Tanrı’dan olup her şeyin dönüşü yine Tanrı’ya olacaktır. Kimse için kaçış yoktur, evet, herkesin dönüşü gerçek Tanrı’yadır; fakat kiminin dönüşü O’nun rahmet ve rızasına, kiminin ki kahır ve ateşine… Arapça ve Farsça levihlerde bu konular etraflı olarak anlatılmıştır. Bilgi almak ve öğrenmek isterseniz bu levihlere başvurunuz. Ayrıca, azameti yüce olsun, İlk Nokta (Hz.Bab) Farsça Beyan’da bu konuyu detaylarıyla anlatmıştır. Tek bir harfinin bütün yeryüzü sakinleri için yeterli olduğu o Kitap’a başvurunuz. Tanrı iyiyle kötüyü ayıran kitabında her şeyi anmıştır.



Kendinize de bir bakınız. Başlangıcınız Tanrı’dan olmuş ve dönüşünüz Tanrı’ya olacaktır. “Nasıl başladınız ise öyle de geri döneceksiniz ve dönüşünüz O’na olacaktır.”



Ünlü “Nefsini tanıyan Rabbini tanır” hadisinin anlamıyla ilgili soruya gelince; bilirsiniz ki, bu sözün sonsuz âlemlerden her birinde o âlemin gereğine göre yeni ve güzel anlamları vardır. Bir âlemdeki manayı başka âlemlerde bulunanların öğrenip anlamalarına imkân yoktur. Bu çeşitli manalar gereği gibi ve tamamıyla anlatılacak olsa dünyanın kalemleri ve mürekkep denizleri yetmez. Bununla beraber, bu sonsuz okyanusun enginlerinden bir damlacık sunacağız ki belki bu sayede arayıcılar varmak istedikleri yere varır ve hakikat yolcuları esas maksatlarına kavuşur. Tanrı dilediğini aziz, muktedir ve kadir sıratına kılavuzlar.



Tanrı’nın insan özüne bahşettiği “akıl” yetisini göz önüne getir. Kendini yoklarsan görürsün ki, hareket ve durağanlık, maksat ve irade, görmek ve işitmek, koklama ve konuşma, cismani duyu ve ruhi algılamalarla ilgili veya bunları aşan daha ne varsa, hepsi akıl denilen bu melekeden çıkar ve varlıklarını ona borçludurlar. Akıl ile bu algı ve duyular arasındaki bağlılık öyledir ki, aklın insan bedeniyle ilişkisi bir an için kesilse, bu algı ve duyular derhal devre dışı kalır ve işlemez olurlar. Her bir duyunun kendi görevini gereği gibi yapabilmesi akıl yetisine bağlıdır. Akıl, her şeyin mutlak sahibi olan Allah’ın görünümünün bir eseridir. Aklın ortaya çıkışı iledir ki bütün bu isim ve sıfatlar belirmiştir. Aklın faaliyetinin durması ile beraber bütün isim ve sıfatlar da yok olur.



Bu yetinin “görme” ile bir olduğu iddiası kesinlikle doğru bir iddia değildir, çünkü “görme” ondan ürer ve ona bağlı olduğu sürece iş görür. Bu yetinin “duyma” ile bir olduğu iddiası da yine boş bir iddiadır, zira “işitme” işlevinin görülebilmesi için gerekli enerji akıldan alınır.



Bu yetiyi insan vücudu içinde bu isim ve sıfatları olan şeylere bağlayan şey yine bu aynı bağlılıktır. Bu çeşitli isimler ve zuhura gelen sıfatlar Tanrı’nın İşareti olan aklın vasıtasıyla meydana gelmişlerdir. Bu işaret, kendi cevher ve gerçekliği bakımından, bu gibi isim ve sıfatların ölçülemeyecek derecede üstündedir. Hatta denebilir ki, onun parıltısı yanında başka her şey sönükleşir, silinir ve unutulur.



En kuvvetli düşünürlerin geçmiş ve gelecekte edindikleri ve edinecekleri zekâ ve kavrayışın hepsi senin olsa ve bu topyekûn zekâ ve kavrayışla sonsuza kadar düşünsen bile, sonsuza kadar ölümsüz ve nurani olan Tanrı’nın bu ayette belirtilen ince gerçeğinin sırrını mümkün değil anlayıp takdir edemezsin. Sen, sende bulunan bu gerçeği bile gereği gibi kavramaktan acizken, Nur Matlaı (doğuş yeri) ve kadimi (başlangıcı olmayan) diri Tanrı’nın sırrına akıl erdirmek vadisindeki çabaların ne kadar boş olduğunu kolayca teslim edersin. İnsanın olgun bir tefekkür süreci sonunda eninde sonunda itiraf etmek zorunda kalacağı bu acizlik, insan kavrayışının çıkabileceği en yüksek zirve, insan gelişiminin en son aşamasıdır.



Tevekkül ve feragatin zorlu yollarına girip ulaşılmaz izzet göklerine yükselir ve manevi gözünü açarsan bu açıklamayı nefis bağından sıyrılmış görür ve “Bir şeyi tanıyan, Rabbini tanımış olur” sesini kendi şuurunda İlahi kutsiyet güvercininin ötüşünden duyarsın. Çünkü bütün şeylerde Tanrısal tecellinin alameti ve Eşsiz Güneş’in zuhurunun parıltıları mevcut ve görünmektedir. Bu, gerçeğin kendisi olup nefse özel değildir, bunda şüphe yoktur, ne olurdu bunu bilseydiniz…



Bu böyle olmakla beraber, nefsi tanımak tabirinden maksat, birinci derecede, her bir devir ve çağdaki Tanrı Nefsi’nin tanınmasıdır; çünkü Kıdem Zatı ve Hakikat Denizi idrak edilemeyecek kadar yüce olagelmiştir. Bu nedenle bütün ariflerin irfanı O’nun emrine mazhar olanların (Tanrı Elçileri) irfanına bağlıdır. Onlardır Tanrı’nın kendi kulları arasındaki nefsi, yaratıkları içerisindeki Mazharı ve insanlar arasındaki işareti… Onları tanıyan Tanrı’yı tanımış, onların doğruluğunu itiraf eden müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın ayetlerini itiraf etmiş olur. İşte, belki Tanrı’nın ayetleriyle hidayet bulursun diye, sana ayetleri hep böyle anlatıyoruz.



Ey Hadi! Senin ve her şeyin Rabbinin doğru yoluna yönel ve sonra büyük bir azimle Tanrı Emri’nin zaferine kalkış. Tanrı’yı bırakıp Samiri’yi (Hz. Musa Sina Dağı’ndayken halkın tekrar buzağıya tapmasını isteyen kişi) kendileri için yardımcı olarak seçenlerin izinden gitme. Onlar Tanrı’nın ayetleriyle alay eder ve günahkârlar zümresine katılırlar. Onlara senin Rabbinin ayetleri okununca “Bunlar perdelerdir.” derler. Söyle onlara; O halde Rabbinize hangi söze bakarak inandınız? Getiriniz onları eğer samimi iseniz…



Şimdi iş öyle bir yere geldi ki, ruhumu elinde tutana yemin olsun, göklerde ve yerde bulunanların cümlesi kalp gözleriyle Ben kulun mazlumluğuna ağlayıp sızlamaktadırlar. Biz ise bizim ve her şeyin Rabbi olan Tanrı’ya tevekkül etmiş bulunuyoruz. Bizim gözümüzde şu maddi âlemde bulunan her şey bir avuç çamur gibidir. Bizim için kıymeti olan bir şey varsa, o da Tanrı sevgisi ve irfanı denizine girmiş olanlardır. İşte, ariflerden olasın diye, sana bu şeyleri böyle anlatıyoruz.



“Mümin her iki dünyada diridir.” hadisini soruyorsun. Evet, gökyüzünde parlayan güneşin varlığı nasıl bir gerçekse bu da öyle bir gerçektir. N’olaydı bunu bilseydiniz! Mevla’na karşı beslediğin sevgide sebat gösterir ve ayaklarının sürçmeyeceği bir mertebeye erişirsen senden her iki dünyada can verecek şeyler görünür. Bu, aziz ve âlim Olan’ın katından inmiş bir sözdür.



İmdi, Tanrı’ya yakın duranların canlarına can katan kevserden sana da bir pay ayırmış, seni hak üzere yükseltmiş ve âlemlere olan hüccetini (delil, kanıt, senet) tamamlayan sözleri senin için indirmiş olduğundan dolayı Tanrı’ya şükret. Allah’a yemin olsun, onun bir damlası göklerde ve yerde bulunanlar üzerine saçılacak olsa hepsini aziz ve kudretli Rabbinin bekası ile beka bulmuş bulursun.



Şurası apaçıktır ki, Tanrı İsim ve Sıfatlarının Mazharları’nın ve hatta görünür görünmez tüm yaratıkların yüzlerini örten örtü yırtılınca, Tanrı’nın izinden, bizzat Tanrı’nın bu izler içerisine koyduğu izden başka bir şey kalmaz. Bu iz, yerde ve gökte bulunanların efendisi olan Allah’ın Rabbin istediği müddetçe bakidir. Bütün yaratıklara böyle nimetler bağışlanınca, varlığı ve yaşayışı yaratılışın ilk maksat ve gayesini teşkil eden hakiki müminin kıymetinin ne kadar yüce olması gerektiğini düşünün. İnan (iman, inanma) kavramı, başı bulunmayan bir başlangıçtan beri sürüp geldiği ve sonu bulunmayan bir sona kadar sürüp gideceği gibi, gerçek inanıcı da onun gibi bitmezliğe kadar yaşayacaktır. Tanrı kaldıkça o da kalacaktır. O, Tanrı’nın görünmesiyle görünür, Tanrı’nın emriyle gizlenir. Ölümsüzlük illerinin en yüce konakları, Tanrı’ya ve ayetlerine cidden inanmış olanlara mukadderdir. Ölüm o makama asla ulaşamaz. Tanrı’ya karşı beslediğin sevgide sebat gösterip bu gerçeği iyice kavrayabilmen için işte seni Rabbinin bu ayetlerine muhatap tuttuk.



Bütün bu meseleler çoğu levihte uzun uzadıya anlatılmış olduğundan burada ancak pek kısa geçtik.



Ümit ederim ki, inşallah, Allah’tan başkasından kesilmenin en ileri ve mukaddes ufkuna erer, Tanrı bekasıyla beka demek olan hakikat-i esfara kavuşur, güneş gibi mülk ve melekûtta tesirli, ışıklı ve nur saçıcı olursun. Allah’ın rahmetinden ümidini kesme. Ancak hüsrana düşen olanlar Allah’ın cömertliğinden ümitsizlik duyarlar.



Tarafımızdan arkadaşınız Rıza’nın hal ve hatırını sor. Allah’ın irade ettiği şeyi kendisine bildir ki sevinsin. Sonra, kullara hatırlat ki, büyük bir olayla karşılaşınca doğru yoldan şaşmasınlar. Söyle; Tanrı Emri’nde ve O’nun zikrinde sebatkâr olunuz, Tanrı’nın koyduğu sınırları aşmayınız ve mütecaviz olmayınız. Özetle bugün herkese düşen vazife, dünyanın bütün şeytanları bir araya gelerek kendilerini Tanrı yolundan ayrılmaya teşvik etseler bile bunda asla başarılı olamayacakları bir duruma gelmek ve sebat göstermektir. Söyle; Ey kavim! Tanrı’nın düşmanlarına Tanrı’nın kahrı, dostlarına Tanrı’nın rahmeti olunuz; havanın rutubetlerine mağlup olan, erkek ve dişi eseri kalmayan ve ölüp gidenlerin zümresine katılan kimselerden olmayınız. Ey kavim! Gaflet yatağından öyle bir ateş ile silkinip kalkınız ki bütün göklerde ve yerde bulunanlar o ateşin karşısına çıksalar onun eserlerini bulursunuz. İşte, bilesiniz diye, Tanrı’nın size vasiyeti budur.



Tanrı’nın şehrine varınca orada oturanlara Bizden bahset ve Tanrı’nın kendilerini anmakta olduğunu müjdele. Onların sevinci Tanrı anısında olsun. Sonra bu mukaddes ve keremli Manzar’ın tarafından Beyt’i, orada oturanları ve kendilerinden mukaddes güzel kokular saçılanları an ve selam söyle. Sonra Rıza’ya ve Tanrı dostlarından onun yanındakilere müjde ver. Sonra tarafımızdan onları güzel bir anma ile an. Sonra Bizim yolumuzda canlarını bile feda etmek isteyenlerin başımıza getirdikleri belaları onlara anlat. Yolumuzda can vermeye hazır olduklarını söyleyen bu kimselerin sineleri dağlar kadar büyük bir hıyanet taşıyordu. İşte küfür vadisine sapıp âlemlerin Rabbi’ne ortak koşanların yüreklerinde olan şeyi Tanrı böyle açığa çıkarır. Onlar arasında biri vardır ki, ilkin arka çevirdi, sonra tövbe etti, sonra kâfir oldu, sonra iman getirdi ve nihayet cehennemin dibindeki ilk yerine dönmeye karar kıldı. Ey Beyan topluluğu! Tanrı’dan ve yasakladıklarından korkunuz; öyle ki onunla görüşmeyiniz, ahbaplık etmeyiniz, aynı yerde bulunmayınız. Sakın bu konuda gaflete düşmeyiniz. Rabbiniz Allah’a sığınınız ki Allah sizi ondan, şerrinden ve askerlerinden korusun. Tarafımızdan sizlere ve tüm yaratıklara bir rahmet olmak üzere işte böyle haber veriyoruz. Tanrı’ya ant olsun, sizde iman bakışı olsa onun yüzündeki cehennem eserini görürsünüz. Tanrı’ya yemin olsun, ondan iğrenç kokular saçılır. Bu kokular mümkinlerin üzerine esecek olsa onları muhakkak cehenneme döndürür. İzzetli, güçlü ve kuvvetli Tanrı’nın hatırı için size işte Tanrı’nın ayetlerinden böyle okuyor, hikmet incileri saçıyor ve Allah’tan ve yasaklarından nasıl korkulacağının yollarını öğretiyoruz. Tanrı’ya yemin olsun, onun yüzü küfrüne, sözü nifakına, bedeni arka çeviriciliğine tanıklık etmekte… N’olaydı bunun böyle olduğunu görüp anlayanlardan olsaydınız! Ve kendisi feragat özü olmak iddiasında, nasıl ki şeytan da böyle bir iddiada bulunarak “Ben ancak ve ancak âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya yönelmişimdir. Onun için ben bundan önce Âdem’e secde etmedim ve bundan sonra da etmem, ben Tanrı’dan başkasına secde edecek olursam Tanrı’ya ortak koşmuşlardan sayılırım.” demiştir. Söyle; Ey melun! Eğer sen Tanrı’ya iman ettiysen niçin O’nun izzetine, celaline, nuruna, ışığına, saltanatına, yüceliğine, kudret ve iktidarına küfrettin ve seni topraktan ve sonra nutfeden ve sonra bir avuç çamurdan yaratmış olan Tanrı’ya arka çevirenlere katıldın? Ey kavim! Tanrı’ya yemin olsun, eğer o Tanrı’yı anarsa bu yüreğindeki hiledendir. Ey Allah’ın birliğine inananlar! Tanrı’dan korkunuz, ona yaklaşmayınız! O sizle dine uygun şekilde konuşursa, gerçekte biliniz ki inkârcıdır. Ona ve onda olana güvenmeyiniz, dost meclislerinde onunla bir arada oturmayınız. Tanrı’ya yemin olsun ey muhlisler ki, bu söylediklerimiz sırf size olan sevgimizdendir. Ve sizler, ey Beyan topluluğu, Rahman’a yüreklerinizle, canlarınızla, dillerinizle, bedenlerinizle, size ait olan ve sizin üzerinizde olan şeylerle yardım ediniz ve hiç durup dinlenmeyiniz. Ey Tanrı’nın askerleri ve hizbi! Tanrı’ya yemin olsun ki, bu münafık Bize şeytanın Âdem’e, Nemrut’un Halil’e (Hz. İbrahim), Firavun’un Musa’ya, Yahudilerin İsa’ya, Ebu Cehil’in Muhammed’e, Şimr’in Hüseyin’e, Deccal’ın Kaim’e ve Süfya’nın muktedir, müheymin, aziz ve kerim olan Allah’a yapmadığını yapmıştır.



Tanrı’ya ant olsun, emir bulutu, cömertlik sahipleri ve Allah’a yakın olanların gözleri Bizim için yaş dökmekte… İşte gurbet ilde düşman hapsinde başımıza böyle şeyler geldi. Biz size başımıza gelenlerin bir harfini, hatta ondan da azını bildirdik ki belki bu sayede kalbinizde sevgi ateşi yanar, Bize her bir durumda yardım eder ve gaflette kalmazsınız…



Arif kişilerin kalplerini kederle dolduran bir felakete uğramış olan Mehdi’yi tarafımızdan an. Söyle; Ey kul! Tanrı’nın emrinde ve hükmünde sabırlı ol; hiçbir koşulda istikametten ayrılma, ıstırap içinde kıvrananlardan olma. Benim ismimden ötürü zillete uğrarsan sakın içindeki ateş sönmesin, sevginde dimdik dur, yüce, güçlü ve ulu Tanrı’nın kokularının aranızda duyulduğu günleri hatırla. Bütün canınla, ruhunla ve zayınla bu gibilerden uzak dur, bu maddi dünyada Bizim dosdoğru kullarımızdan ol.



Tarafımızdan Mecit’in de hal ve hatırını sor; ferahlık duymaları için onunla birlikte bulunan Tanrı seçkinlerini ve dostlarını da tarafımızdan an. Söyle; Sakın bir mecliste Tanrı’nın düşmanlarıyla bir araya gelme, aziz ve kerim olan Allah’ın ayetlerinden okusalar bile hiç kulak verme. Unutma ki şeytan birçok kimseyi Yaratan hakkında besledikleri en yüksek düşüncelere ortak olmak suretiyle yoldan saptırmıştır. Bu duruma Müslüman topluluklarında şahitsiniz. Onlar Allah’ı yürek ve dilleriyle anıp bütün emredildikleri şeylerle amel etmek suretiyle hem kendileri yoldan sapmışlar hem halkı saptırmışlardır. Çok açıktır ki bu böyledir. Ne zaman ki Ali onlara Tanrı ayetleriyle hak üzere geldi, onlar arka çevirdiler ve her şeyden haberdar olan Hikmetlinin katından getirdiğine küfrettiler. İşte Allah, sırf âlemlere bir rahmet olmak üzere, sizi Kendisinden başkasından koruyacak şeyi böyle bildiriyor.



Ve sonra Rahim’i nefsinde anıcı olup zikredenler zümresine katılması için Bizim tarafımızdan gör. Söyle; Ey kul! Tanrı’nın sana öğrettiklerini insanlara öğret, sonra insanları Tanrı cennetine kılavuzla, sonra onları şeytanlara yaklaşmaktan uzak tut. Söyle; Tanrı’ya yemin olsun, Tanrı’nın bu Gün’de Tanrı sevgisinden, Emrinin sevgisinden ve sonra Benim sevgimden başka bir terazisi yoktur. Benden yüz çeviren Tanrı’dan yüz çevirmiş olur. Bu Benim hüccetimdir (kanıt, delil, senet). Sizde görür göz var ise bunun böyle olduğunu görürsünüz.



Ey kavim! Gözlerinizi, yüreklerinizi ve canlarınızı temizleyiniz ki Tanrı’nın yüzünü O’na ortak koşanların yüzünden ayırt edebilesiniz. Tanrı’ya, ayetlerine, nuruna, celaline ve sonra Müsteğaz’da zuhur edecek olan Kimse’ye iman etmiş bulunanları tarafımızdan an, ta ki Bizim katımızdan onlara bir rahmet ve âlemlere bir öğüt ola. Her kim Bana arka çevirirse ona arka çeviriniz ve yönünüzü asla ona döndürmeyiniz. Saklı olan ulu levihlerde yazılı şey budur.



REİS SURESİ



O’nun Ebha Adıyla!



Ey Reis! Müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın sesine kulak ver. O gerçekten yer ile gök arasında sesini yükseltiyor ve tüm insanlığı nurlular nurlusu İlahi Nazargah’a çağırıyor. Ne senin homurdanman, ne çevrendekilerin havlaması ve ne de dünyanın orduları ona engel olabilir.



Dünya senin nurlular nurlusu Rabbinin kelimesi ile alevlendi. Bu kelime, seher yelinden daha latiftir… Bu kelime, insan şeklinde göründü. Özünde bu Kelime, Tanrı’nın O’na yönelip O’ndan başka her şeyi unutanların kalplerini temizlediği ve kullarını Kendi Ulu İsminin makamına doğru çektiği, abu hayattır. Biz bu sudan mezarlardaki insanların üzerine serptik ve işte onlar gözlerini Rablerinin nurlu ve parlak Cemaline dikip ayağa kalktılar.



Ey Reis! Sen Tanrı elçisi Muhammed’i en yüce cennette inleten işi işledin. Dünya seni Mele-i Ala’yı (melekler alemi) aydınlatan Yüz’den yüz çevirecek kadar mağrurlaştırdı. Yakında kendini açık bir ziyan içinde bulacaksın. Ben size azamet ve Kibriya’nın (Allah’ın yüceliğinin) doğuş yerinden mukarreplerin (cennete derecesi en yüksek olan / kalbinde Allah sevgisinden başka bir şey bulunmayan) gözlerini aydınlatacak bir dava ile gelmiş olduğum halde sen Benim aleyhime İran büyükelçisi ile işbirliği yaptın. Tanrı’ya ant olsun, Bu Gün, tüm yaratık âleminin içinde yanan olumsuz ateşin “Âlemlerin Sevgilisi geldi!” diye dile geldiği gündür. Her şeyin önünde, her şeyi bilen güçlü Rabbinin sözüne kulak kabartan Musa duruyor. Sizlerin zaafını göz önünde tutarak giymiş olduğumuz şu ölümlülük (fanilik) gömleğini çıkaracak olursak göklerde ve yerde bulunanların hepsi kendilerini Bizim için feda ederler. Senin Rabbin buna tanıklık eder. Bunu, ancak izzetli ve kudretli Tanrı’nın sevgisi uğruna bütün varlıktan kesilmiş bulunanlar işitir. Sen, Tanrı’nın ufuklardan yandırdığı ateşi söndürebilir misin sandın? O’nun hak olan nefsine yemin olsun ki, hayır! N’olaydı bunu idrak edebilseydin! Bilakis, işlediğin iş neticesinde o ateşin alevi ve alevlenmesi arttı ve yakında bütün yeryuvarlağını ve onun üzerindekileri kuşatacaktır. Hüküm işte böyle sadır oldu; yerlerde ve göklerde olanlar O’nun hükmünü cari olmaktan menedemezler. Yakında Sır İli (Edirne) ve civarı değişikliğe uğrayacak, padişahın elinden çıkacak, sarsıntılar vukua gelecek, feryatlar kopacak, bölgelerde fesat ortaya çıkacak ve durum değişecektir. Bütün bunlar zulüm askerlerinin bu esirlere edip eyledikleri sebebiyledir. İktidar başka bir şekil alacak ve durum vahamet peyda edecektir; şöyle ki tepeler üzerindeki kum yığınları inleyecek, dağlardaki ağaçlar ağlayacak, her bir şeyden kan akacak ve insanları büyük bir ıstırap içerisinde kıvranır göreceksin.



Ey Reis! Biz sana bir defa Tin dağında, bir defa Zita’da (Kudüs’teki Zeytin Dağı – Hz. İsa’nın Romalı askerler tarafından tutuklandığı dağ) ve bu kutlu noktada tecelli ettik, ama sen kendi havana uymuş olduğundan dolayı umursamadın ve gafillere karıştın.



Bir parça düşün; Muhammed’in her şeyi bilen kudretli Tanrı’dan açık delillerle geldiği zamanı düşün. Halk O’nu saklandıkları yerlerden ve pazarlarda taşa tuttular ve senin ve atalarının Rabbi olan Allah’ın işaretlerini inkâr ettiler. Eski zaman hikâyelerinde işitmiş olacağın gibi, zamanın uleması, onlara uyan muhtelif kabileler ve onlarla beraber yeryüzü hükümdarları O’nu inkâr ettiler. Kisra (II. Hüsrev, MS 591–628 yılları arasında hüküm sürmüş olan İran Şahı) bu hükümdarlardandı. Muhammed kendisine güzel bir mektup yazarak kendisini Tanrı’ya davet etmiş ve onu müşriklikten (Tanrı’ya ortak koşmaktan) menetmişti. Senin Rabbin her şeyi bilendir. Kisra (Hüsrev) Tanrı’nın önünde büyüklük tasladı ve kendi nefis ve havasına uyduğundan ötürü levihi yırtıp parçaladı. Biliniz ki o cehennemde yananlardan biridir.



Firavun, memleket içerisinde baskı kurup tuğyan (azgınlık) vadisine saparken Tanrı’yı Kendi saltanatını icra etmekten menedebildi mi? Biz Kelim’i (Hz. Musa) ona rağmen kendi sarayından çıkardık. Biz, gerçekten, kudretliyiz.



Nemrut’u (Babil Kralı; Hz. İbrahim’i ateşe attırmıştır) hatırla. O, Halil’i (Hz. İbrahim) yakmak maksadıyla şirk (Tanrı’ya ortak koşma) ateşini yandırdı. Biz Halil’i hak üzere kurtardık ve Nemrut’u açık bir kahırla kahrettik.



Söyle; Zalim (İran Şahı Muhammed Şah) Âlemlerin Sevgilisi’ni öldürdü (Hz. Bab’ın şehadeti kastediliyor). Maksadı Tanrı’nın nurunu söndürmek ve insanları aziz ve kerim Rabbin günlerinde ebedi hayat kaynağından uzak tutmaktı. Biz Emri memlekette açıkladık ve O’nun zikrini Tanrı’nın birliğine inananlar arasında yükselttik.



Söyle; bu Genç dünyayı canlandırmak ve bütün yeryüzü sakinlerini birleştirmek için gelmiştir. Tanrı’nın isteği galip gelecek ve sen dünyayı Ebha’nın cenneti olmuş göreceksin. Emir kalemiyle muhkem levihin üzerine işte böyle yazıldı.



Reis bahsini bırak ta Tanrı ile ünsiyet ederek Tanrı’ya ortak koşan ve bu suretle hüsrana uğrayan kimselerle alakasını kesen Enis’i an. O perdeleri Firdevs sakinlerinin işiteceği bir yırtış ile yırttı. Her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten hikmetli padişah Tanrı yüce olsun!



Ey güvercin! Ebha’nın nidasını bu gecede işit. Bu gecededir ki subaylar etrafımızı sardılar ve Biz büyük bir rahatlama duyduk. N’olaydı kanımız Tanrı yonda toprağa dökülse ve vücudumuz yerlere serilse! Budur Benim ve Beni sevip Benim güzeller güzeli melekûtuma yükselmiş olanların muradı…



Bil ki, ey kul, bir sabah uyandığımızda Tanrı dostlarının düşmanlarımızın merhametine kalmış olduklarını gördük. Asker bütün kapıları tutmuştu. Büyük bir şiddetle kimsenin girip çıkmasına izin vermiyorlardı. Tanrı dostları ve aileleri birinci gece yiyeceksiz kaldılar. O kimseler ki dünya ve dünyada olan her şey onların hatırı için yaratılmıştır. Onlar işte böyle bir muameleye maruz bırakıldılar. Tüh onlara ve onlara bu fena muameleyi emredenlere! Tanrı onların ciğerlerini ateşte yakacaktır. O, gerçekten, intikam alanların en şiddetlisidir.



Halk evin etrafına koşmuştu; Müslüman ve Hıristiyan Bizim için ağladı ve zalimlerin bu davranışı yüzünden yer ile gök arasında ağıt sesi yükseldi. Biz Oğul (Hz. İsa, Hıristiyanlar) cemaatini başka milletlerden daha çok ağlar bulduk. Bunda düşünenler için işaretler vardır. Dostlardan birisi kendini feda etti ve kendi eliyle boğazını kesti. Bu hareketi Tanrı’ya beslediği aşktan ileri geliyordu. Geçmiş asırlarda böyle bir şeyin olduğunu işitmedik. Tanrı bunu Kendi kudretini göstermek için bu Zuhur’a tahsis buyurmuştur. Irak’ta kendini boğazını keserek öldüren kimse ise şehitlerin sevgilisi ve şahıdır. O’nun bu hareketi Tanrı’nın bütün insanlara bir deliliydi. Bunlar Tanrı sözünün tesiri altında kalan ve vuslat (kavuşma) kokularıyla sarhoş olan kimselerdir; şöyle ki onlar bütün dünya ile alakayı kesip aydın bir yüz ile Tanrı’nın Yüzü’ne yönelmişlerdir.



Bunlar zikrin lezzetini tadan kimselerdir. Gerçi onlardan Tanrı’nın izin vermediği bir hareket sadır olmuştur, ama Tanrı onları bir fazıl eseri olarak affetmiştir. O, gerçekten günahları bağışlayıcı ve acıyıcıdır. Bu kullar kendilerini her şeye hükmeden Allah’ın cazibesine öyle kaptırmışlardır ki, iradelerini kaybettiler, ta ki en sonunda mükaşefe (Allah’ın sırlarını görme) makamına ve her şeyi bilen kudretli Allah’ın huzuruna yükseldirler.



Söyle; bu Genç bu diyardan çıktı ve her ağacın ve taşın altına bir emanet koydu. Allah bunları hak üzere meydana çıkaracaktır. İşte Gerçek Zat böyle geldi ve en hikmetli ve hâkim olan Tanrı’nın hükmü gerçekleşti. Göklerin ve yerlerin orduları O’nun emrine engel olamaz. Bütün padişahlar ve sultanlar bir araya gelseler O’nu irade buyurduğundan geri tutamazlar.



Söyle; bela bu kandil için bir yağdır, onunladır ki ışığı artar, n’olaydı bu gerçeği idrak edebilseydiniz! Söyle; Gerçekten, inatçıların inkârı sadece bu Emrin duyurulmasına ve Tanrı Emri’nin ve O’nun Zuhuru’nun tüm dünyaya yayılmasına hizmet eder.



Ne mutlu size ki aziz ve kadim (başlangıcı olmayan) Mevla’mızın sevgisi uğruna memleketinizden çıkıp şehir şehir dolaştınız ve nihayet zulüm ateşinin alevlenip ayrılık kargasının öttüğü bir sırada Sır İli’ne (Edirne) girdiniz. Sizler Benim musibet ortaklarımsınız, çünkü Tanrı birliğine inananların yüreklerini burkan bir gecede Bizimle beraberdiniz. Siz bu memlekete Bizim sevgimiz uğruna girdiniz ve Buyruğumuzla da çıktınız. Tanrı’ya yemin olsun! Yer sizin varlığınızla göğe iftihar etse gerek… Bu en yüce, aziz ve ulu fazıl ne mükemmeldir! Ey ölümsüzlük kuşları! Sizler Rabbinizin yolunda yuvanızdan oldunuz, ama sizin gerçek meskeniniz rahman olan Rabbinizin fazıl kanatları altındadır. Ne mutlu anlayanlara…



Ey Zebihim! Dilerim ki, ruhun nefesi senin, seninle dostluk etmek isteyenlerin, sende Huzurumun tatlı kokusunu alanların ve senden gerçek arayıcıların kalplerini arıtan şeyi işitenlerin üzerine doğru essin. En yüce okyanusun kıyısına ulaştığın için Tanrı’ya şükürker sun ve dünyadaki her zerreden gelen “Bu, gerçekten, âlemin Sevgilisidir!” nidasına kulak ver.

Dünya sakinleri O’na zulmetmişler ve İsmini durmaksızın zikrettikleri Zat’ı tanımamışlardır. Gaflet içinde olanlar ve Tanrı dostlarının uğurlarında canlarını feda etmeleri gerekirken onlara karşı gelenler ziyana uğramışlardan sayılır. Sen bir de O’nun nurlu Cemalinden yüz çevirenlerin uğradıkları kaybı düşün! Senin kalbin Tanrı ayrılığı yüzünden erise de sen yine sabır göster. Senin için büyük bir makam mukadderdir; Hayır, sen hatta simdi O’nun gözü önünde duruyorsun ve Biz sana, kudret ve kuvvet diliyle, muhlislerin bile işitmekten mahrum bırakıldıkları sözler söylüyoruz. Söyle; O bir söz söyleyecek olursa o söz âlemlerin sözlerinden daha tatlı olur.



Bugün, Tanrı elçisi Muhammed sağ olsa “Ey gönderilmişlerin maksudu! Seni tanıdık” derdi. Bugün Halil (Hz. İbrahim) sağ olsaydı senin Rabbinin önünde boyun eğip toprağa yüz sürerek “Kalbime kesin güven geldi, ey göklerde ve yerlerde olanların İlahı! Bana kendi Emrinin melekûtunu ve iktidarının ceberudunu gösterdin. Ben tanıklık ederim ki, Senin zuhurun ile müminlerin kalplerine kesin güven geldi.” derdi. Hz. Musa bu Zuhur’a erişseydi, O da aynı şekilde sesini yükseltir ve şöyle derdi: “Hamdolsun Sana ki bana Kendi cemalinin nurunu gösterdin ve beni Senin yüzünü görme ayrıcalığına erenler arasına kattın.”



Bu kavmi, onların seviyelerini, ağızlarından çıkanı ve şu hayranlık verici kutlu günde işledikleri işleri düşününüz. Emre zarar verip şeytana yönelenlere bütün nesneler lanet etmiştir; onlar gerçekten cehennem ehlidir. Benim sesimi işiten kimseye âlemlerin sesi tesir etmez, kendisine Benden başkasının sözü tesir eden bir kimse Benim sesimi işitmemiş demektir. Böyle bir kimse, Tanrı’ya ant olsun, Benim melekûtumdan ve iktidar memleketlerimden mahrumdur ve ziyan üstüne ziyana uğramışlardandır. Evet, böyle bir kimse Benim azamet ülkelerimden yoksundur. Başına gelenlerden dolayı mahzun olma. Benim sevgim uğruna çoğu insanların çekmediğini çektin. Senin Rabbin her şeyi bilir ve her şeyden haberlidir. O, meclislerde ve toplantılarda seninle beraberdi ve rahman olan Rabbinin zikrinde senin kaleminin pınarından akanı işitti. Bu, cidden, açık bir fazıldır. Allah, çok geçmeden hükümdarlar arasından Kendi dostlarına yardım edecek birini çıkaracaktır. O, gerçekten, her şeyi çepeçevre sarandır.



O Tanrı dostlarının sevgisini gönüllere koyacaktır. Bu, gerçekten, aziz ve güçlü Tanrı’nın katından inen değişmez yasadır. Tanrı’dan dileriz ki, senin seslenişin ile Kendi kullarının sinelerine ferahlık versin, seni Kendi memleketlerinde hidayet (doğru yol, Hak yolu) sancağı yapsın ve aşağı görülenleri senin vasıtanla desteklesin. Karga gibi öten kimsenin ötüşüne bakma, onu senin yarlıgayıcı (günahları bağışlayıcı) ve keremli Rabbine havale et. Bu Gencin yaşadıklarını bildiğin ve gördüğün şekilde dostlarına anlat, sonra sana bildirdiklerimizi onlara bildir. Senin Rabbin seni her bir halde teyit eder. O, gerçekten, seninle birlikte gözetleyicidir. Mele-i Ala’nın (melekler âlemi) lütufları seni sarıyor ve semavi Ağaç’ın çevresinde dönen kutsal ailenin akrabaları ve kadınları seni övüyorlar, yüceltiyorlar.



Ey vahiy kalemi! Bu karanlık gecede mektubunu aldığımız kimseyi hatırlat. O, memleket memleket gezerek şehre gitmiş ve yaklaşılmaz aziz Rabbinin civarına sığınmıştı. O, akşamleyin, Rabbinin fazlını bekleyerek orada yatmış ve gün doğarken Tanrı’nın buyruğu ile çıkıp gitmişti. Bu hal, bu Genci çok kederlendirmişti. Bu dediğime Tanrı şahittir. Ne mutlu sana ki beyan şarabını Rahman’ın avucundan aldın. Ne mutlu sana ki Sevgili’nin güzel kokusu seni sardı; öyle ki kendi rahatını bırakarak aziz ve eşsiz Rabbinin ayetlerinin doğuş yeri olan cennete doğru koştun. Neşeler olsun o kimseye ki manevi şarabı Rabbinin simasından içer ve bu şarabın lezzetiyle sarhoş olur! Tanrı’ya yemin olsun, onunladır ki Tanrı birliğine inananlar azamet ve büyüklük göğüne uçar ve zan yakine (şüphesizlik / sağlam iman) dönüşür. Başına gelen beladan ötürü üzülme, her şeyi bilen kudretli ve hikmetli Tanrı’ya tevekkül et. Evin direklerini beyan taşlarıyla dik ve sonra sen kendi Rabbini an. O, âlemleri bıraksan da, sana yeter. Tanrı sizin zikrinizi, bütün olmuşların sırlarının yazılı olduğu levihte yazmıştır. Tanrı birliğine inananlar yakında sizin hicretinizi, gelişinizi ve Tanrı yolunda çıkışınızı anıp temcit edeceklerdir. O, gerçekten, kendini seveni sever. O’dur Tanrı’nın sadık dostlarının koruyucusu. Tanrı’ya yemin olsun, Mele-i Ala (melekler âlemi) size bakıyor, parmaklarıyla sizi gösteriyor. Rabbinizin fazlı işte sizi böyle sardı. N’olaydı halk Aziz ve Hamit (her övgünün muhatabı ve sahibi) olan Tanrı’nın günlerinde gafil kaldıkları şeyi tanısaydı! Şükret ki Tanrı seni Kendini tanımaya muvaffak buyurdu ve Tanrı’ya ortak koşanların O’nun ailesini ve dostlarını kuşatıp onları açık bir zulüm ile evlerinden çıkardıkları bir günde seni Kendi civarına getirdi. Tanrı’ya ortak koşanlar deniz kıyısında bizleri birbirimizden ayırmak istediler. Senin Rabbin onların içinden geçenleri bilir. Söyle; Vücudumuzu paramparça da etseniz, gönüllerimizden Tanrı sevgini çıkaramazsınız. Biz, gerçekten, fedakârlık etmek için yaratılmışız ve bununla da tüm âleme karşı gurur duyarız.



REİS LEVHİ



O hak ettiği üzere Yüce Hükümdar’dır!



Kalem-i Ala buyuruyor:



Ey kendisini insanların en büyüğü sayıp Mele-i Ala’nın (melekler âlemi) gözünü sevinç nurlarıyla dolduran bu Tanrı gencini kulların en küçüğü gören kimse! Bu Genç’in senden ve senin gibilerden herhangi bir beklentisi yoktur ve olamaz da; çünkü her ne zaman Rahman’ın mazharı ve O’nun ölümsüz izzetinin açıklayıcısı ölüleri diriltmek üzere ölümsüzlük âleminden bu ölümlü âleme ayakbastı ve tecelli gösterdiyse, senin gibiler dünyanın iyiliğe kavuşması için zaruri bulunan böyle mukaddes kimseleri ve böyle Ahadiyyet (Allah’ın birliği) Heykelleri’ni fesatçı bilerek suçlu saymışlardır. Onlar öldü gitti. Sen de yakında ölecek ve kendini büyük bir hüsran içinde göreceksin.



Tut ki senin kendi batıl kanaatince dünyanın bu dirilticisi ve ıslahatçısı fesatçı ve suçludur; ya bu kadınların, masum çocukların ve süt veren anaların suçu neydi ki kahır ve gazap kılıçlarına layık görüldüler? Hiçbir din ve millette çocuklar suçlu sayılmaz. İlahi hükmün kalemi çocukları muaf tutmuştur, ama senin zulmün ve gaddarlığın herkesi sarıyor. Eğer sen din ve mezhebe inanan bir kimseysen çocukların hiçbir şekilde sorumlu tutulmadıklarını öğrenmek için Tanrı’nın kitaplarını, semavi risaleleri ve güvenilir yazıları oku. Tanrı’ya inanmayanlar bile böyle uygunsuz isler yapmazlar. Her amelin bir sonucu olduğu akıl ve izandan yoksun olmayan herkesin kabul edeceği bir gerçek olduğuna göre, bu çocukların inlemelerinin ve bu mazlumların gözyaşlarının da bir sonucu olacağı kesindir



Memleketinizde hiçbir zaman isyan etmemiş, hükümetinize itaatsizlik etmemiş, kendi hallerinde gece gündüz Tanrı zikriyle meşgul olan kimseleri talan ettiniz ve haksızca yağmaladınız. Daha sonra, bu Genç’in sürgün emri geldiğinde, bu kullar kederle doldular. Bu Genci sürgüne göndermeye memur olanlar çevremde bulunanların sürgün emriyle alakalı bulunmadıklarını, hükümetin onları sürmediğini, kendileri benimle gelmek isterlerse buna kimsenin mani olmayacağını söylediler. Bu fakirler masraflarını kendileri üstlendiler ve bütün mallarından vazgeçerek Ben Gencin yanında bulunmaya kanaat ettiler. Onlar Tanrı’ya tevekkül ederek tekrar Hak ile beraber hicret ettiler, Baha’nın hapis yeri Akka Kalesi oluncaya kadar O’ndan ayrılmadılar.



Akka’ya ayak bastıktan sonra askeri memurlar hepimizi ortalarına alarak kadın, erkek, büyük, küçük demeden herkesi askeri kışlaya yerleştirdiler. İlk gece herkes aç, susuz bırakıldı, çünkü askerler kışlanın kapısını tutmuş, kimsenin girip çıkmasına izin vermiyorlardı. Bu fakirleri düşünen yoktu, hatta su istediklerinde su veren bile bulunmadı.



Bir süredir hepimiz kışlada mahpus bulunuyoruz. Hâlbuki Edirne’de kaldığımız beş yıl süresince bütün şehirliler, âlim, cahil, zengin, fakir, bu kulların temiz davranışlarına ve yaşayışına şahit olmuşlardır. Ben Genç’in Edirne’den çıkacağı sırada Ben mazlumu zalimlerin elinde görmeye dayanamayan bir Tanrı dostu kendini feda etti.



Yolda üç defa gemi değiştirdiler. Bu aktarmaların küçük çocuklar için ne derece zahmetli bir iş olduğu malumdur. Gemiden çıktıktan sonra dostlardan dördünü ayırdılar ve Bizle gitmelerine izin vermediler. Ben Genç ayrıldıktan sonra bu dört kişiden Abdulgaffar adlı birisi kendini denize attı. Sonunun ne olduğu belli değil…



Bu yazdıklarım Bizi kaplayan zulüm denizinin ancak bir serpintisi… Bununla beraber bunlarla yetinilmiyor. Memurlar her gün yeni bir baskı aracına başvuruyorlar. Bunun sonu gelmeyeceğe de benziyor. Gece gündüz yeni planlar yapıyorlar. Devlet hazinesinden esirlere verilen günde üç somun ekmek yenilir gibi değil. Dünya kuruldu kurulalı böyle bir zulüm ne görülmüştür ne de işitilmiş…



Baha’yı yer ile gök arasında söyletene ant olsun, sizin, güçlü, kudretli ve ulu Tanrı’nın sevgisi uğruna ruhlarını, cisimlerini ve mallarını feda etmiş bulunanların yanında ne bir değeriniz var ne de bir zikriniz… Tanrı yanında bir avuç çamur sizin ülkenizden, saltanatınızdan, izzet ve servetinizden daha büyüktür. O, dilerse, sizi dağılmış toza çevirir. Sizi yakında Kendi katından gelen büyük bir kahırla kahredecek, aranızda ihtilal çıkacak ve memleketiniz parçalanacaktır. O zaman feryat edip yalvaracak ama kendiniz için bir yardımcı bulamayacaksınız. Ben bunu aklınızı başınıza toplamanız için söylemiyorum, çünkü biliyorum ki Tanrı’nın gazabı sizleri sarmıştır ve hiçbir vakit uslanmayacaksınız. Maksat mübarek kimselere reva görülen zulümleri anlatmak bile değildir, çünkü bu insanlar Rahman’ın şarabıyla heyecana gelmişlerdir. Tanrı inayetinin çeşmesinden akanla öylesine sarhoş olmuşlardır ki Gerçek Tanrı’nın yolunda dünyanın bütün zulmüne de uğrasalar bundan memnun olur, hatta bundan dolayı şükreder ve hiçbir şikâyette bulunmazlar. Hayır, bilakis onların damarlarındaki kan Tanrı yolunda dökülmek için her an âlemlerin Rabbine yalvarmakta, başları canın Sevgilisi yolunda mızraklara geçirilmeyi ummaktadır.



Üzerinize bir kaç defa bela geldi, ama siz umursamadınız. Bunlardan birisi bir yangındı. Bunun neticesinde şehrin büyük kısmı adalet ateşi ile yandı. Şairler buna dair kasideler söylemiş, o ana kadar böylesine bir yangının görülmemiş olduğunu yazmışlardır. Buna rağmen gafletiniz azalacak yerde arttı. Derken kolera geldi, yine uslanmadınız. Fakat bekleyiniz, Tanrı gazabı hazırlandı… Çok geçmeden emir kaleminden sadır olan şeyi görürsünüz. Acaba izzetinizi kalıcı mı zannettiniz veya padişahlığı ebedi mi sandınız? Rahman’ın nefsine yemin olsun ki, hayır. Ne sizin izzetiniz bakidir ne de Bizim zilletimiz. Bu zillet izzetlerin en şereflisidir, fakat bunu ancak insan olan takdir eder.



Bir zamanlar, henüz buluğ çağına gelmemiştim, babam yaşça Benden büyük olan bir kardeşimi Tahran’da evlendirmek istedi. O şehirde adet olduğu üzere yedi gün yedi gece düğüm bayram yapmakla meşguldü. Son gün “Bugün Şah Sultan Selim’in oyunu olacak” dediler. Şehzadelerden, devlet büyüklerinden ve şehrin ileri gelenlerinden oluşan büyük bir kalabalık toplandı. Ben evin bir odasında oturmuş seyrediyordum. Derken binanın avlusuna bir çadır kuruldu. Baktım ki, insan şeklinde ve bir karış boyunda bir takım kuklalar çadırdan dışarı çıkarak “Sultan geliyor, kürsüleri koyunuz” diye bağrışıyorlar. Sonra çadırdan çıkarak kimisi ortalığı süpürmeye, kimisi sulamaya başladı. Sonra başka bir adam sesledi. Bu adam baş tellalmış. Herkese sultanın huzurunda selam için hazır bulunmaları gerektiğini hatırlatıyordu. Daha sonra, çeşitli kuklalar sahnedeki yerlerini aldılar. Bunların ilki İran’da adet olduğu üzere külah ve şal takmıştı. İkinci grubun savaş baltaları vardı, üçüncü grupsa falaka taşıyan cellâtlar ve hademelerden oluşuyordu. Sonra bir şahıs, başında hakanlara mahsus bir taç olduğu halde, şahane bir şevketle, büyük bir ihtişam içerisinde, salına salına, bir durup bir yürüyerek geldi ve büyük bir vakar, sükûn ve ağırbaşlılıkla tahta geçip oturdu. O tahta oturunca top ve boru sesi ortalığı kapladı. Duman, çadırı ve sultanı kapladı. Duman dağılınca baktım ki sultan oturmuş, vezirler, emirler ve erkân onun huzurunda ayakta… O sırada bir hırsız yakaladılar, getirdiler. Sultan boynunun vurulmasını emretti. Baş cellât derhal hırsızın boynunu vurdu ve kana benzer kırmızı bir su aktı. Ardından Sultan huzurundakilerle konuşmaya başladı. O esnada falan sınırda bir isyan başladığına dair başka bir haber geldi. Sultan askeri teftiş ederek birkaç alay askeri toplarıyla birlikte görevlendirdi. Birkaç dakika sonra çadırın arkasından top sesleri işitildi. Harbin başlamış olduğu bildirildi. Bu manzaralar karşısında Ben hayretler içerisinde düşünüp duruyordum. Selam töreni bitti, çadırın perdesi indirildi. Yirmi dakika kadar sonra, bir adam, koltuğunun altında bir kutu ile çadırdan çıktı. “Nedir bu kutu ve neydi bu gördüklerim?” diye sordum. “Bütün bu şaşaalı gösteri, bu aletler, sultan, şehzadeler, vezirler, bütün ihtişamları, kudret ve iktidarları, gördüğün her şey şimdi bu kutunun içinde...” dedi. Ağzından çıkan tek bir kelimeyle bütün yaratık âlemini vücuda getiren Rabbime yeminler olsun! O günden itibaren, dünyanın bütün ihtişamı ve debdebesi bu Gencin gözünde o gösteri gibidir, hiçbir zaman bir hardal tanesi kadar bile önemli olmamıştır ve olmayacaktır. İnsanların bu gibi boş şeylerle övünmesine şaşarım; öte yandan basiret sahibi insanlar, bu tür maddi ihtişam ve debdebeye tanık olduklarında, bunların bir gün er geç yok olacağını kesin olarak görürler. Allah şahidimdir ki, her neye baktıysam, önce onun yok oluşunu gördüm!



Herkesin şu kısa ömrü dürüstlük ve insafla geçirmesi gerekir. Bir kimse Ebedi Gerçek olan Tanrı’yı tanımayı başaramazsa bile, hiç olmazsa akıl ve adalet sahibi olsun. Çok geçmeden bütün bu görünen nesneler, müşahede edilen hazineler, dünyevi mallar, sıra sıra dizilmiş askerler, süslü elbiseler, kibirli adamlar mezar kutusuna teşrif edecekler. Tam şu anlattığım oyundaki kutu gibi… Bütün bu boğuşmalar, didişmeler ve iftiharlar basiret erbabı nazarında çocuk oyuncağı sayılmış ve sayılacaktır. İbret al da görüp inkâr edenlerden olma.



Bütün bunların bu Gence ve Hak dostlarına bir etkisi yoktur; çünkü onlar zaten esir ve müpteladırlar. Esasen senin gibilerden bir beklentileri de yoktur. Maksat, senin başını gaflet döşeğinden kaldırıp kendine gelmen ve hiçbir nedeni yokken Tanrı kullarına sataşmamandır. Çalış ki kuvvetin ve kudretin yerindeyken bir mazlumun bir derdine derman olasın. İnsafa gelir de bu geçici dünyanın işlerine ve ihtilaflarına keskin bir gözle bakacak olursan bütün bu şeylerin o oyundaki gibi olduğunu itiraf edersin. Hakk’ın sözünü dinle, dünyaya mağrur olma. Nerede o sana benzeyenler ki yeryüzünde haksız yere rablik iddia ettiler, Tanrı’nın kendi memleketlerindeki nurunu söndürmeye kalkıştılar, Tanrı’nın diyarında O’nun Beytinin direklerini yıkmak istediler? Onları görüyor musun? İnsafa gel de Tanrı’ya dön ki belki O şu geçici hayatta işlediğin kötü işi sana günah yazmaz. Lakin Biz biliyoruz ki sen Tanrı’ya dönmeye asla muvaffak olamayacaksın, çünkü senin zulmün yüzünden cehennemin ateşi alevlendi, Ruh inledi, Arş’ın direkleri sallandı ve mukarreplerin (cennette derecesi en yüksek olanlar / kalbinde Allah sevgisinden başka bir şey bulunmayanlar) yürekleri titredi.



Ey Arz’ın sakinleri! Bu Mazlum’un sesini can kulağıyla dinleyiniz. Şu anlattığımız kıssa hakkında iyice düşününüz, ola ki bu sayede emel ve arzu ateşiyle yanmaz ve bu alçak dünyanın parıltısına kapılarak Gerçek Tanrı’dan uzak kalmazsınız. İzzet, zillet, fakirlik, zenginlik, zahmet ve rahatlık hepsi geçmekte… Çok geçmeden bütün yeryüzünde olanlar mezara döneceklerdir. Onun için her görür göz sahibinin Ölümsüz Manzara’ya bakması gerekir. Belki bu sayede zeval bilmez Sultan’ın inayetleriyle ölümsüzlük melekûtuna gelir ve Emir Sidresi’nin gölgesinde barınırlar.



Her ne kadar bu dünya hile ve aldatmayla dolu olsa da yine de sürekli olarak bütün insanları yakında yok olacakları konusunda uyarır. Babanın gitmesi oğul için bir ihtardır ve onun da gideceğini bildirir. Keşke dünya malı biriktirip Hak’tan mahrum kalan dünyalılar biriktirdikleri hazinenin kime kalacağını bilseler! Hayır, Baha’nın nefsine ant olsun ki şanı yüce olan Tanrı’dan başka bir kimse bunu bilmez.



Şair Senai, Hakk’ın rahmeti üzerine olsun, ne güzel buyurmuş: “Öğüt alınız, ey kalpleri öğüt ile dolacak yerde siyahlıkla dolmuş olanlar! Ey yanaklarında beyazlık bitmiş olanlar, öğüt alınız!”



Fakat insanların çoğu uykuda... Bu gibi insanlar, sarhoş bir halde, bir köpeğe ilgi duyup onu kucağına alıp onunla oynasan, sonra anlayış sabahı gelip güneş ışıkları ufku kapladığında, sevgilisinin aslında bir köpek olduğunu anlayan adama benzerler. Nasıl ki, o adam utanç ve pişmanlık içinde, evine geri döner.



Bu Genci zillete uğrattığını veya O’na karşı galip geldiğini sanma. Yaratıkların en alçağı sana hükmediyor, ama sen bunun farkında değilsin. En aşağı ve zelil şey ki bu nefis ve ihtirastan başka bir şey değildir, seni avucunda oynatıyor. Tanrı’nın sonsuz hikmeti olmasaydı, kendi çaresizliğini ve dünyadaki herkesin çaresizliğini açıkça görebilirdin. Bizim zilletimiz gerçekten bu Emrin izzetidir, keşke görebilseydin. Bu Genç edebe aykırı bir söz bile söylemekten kaçınmıştır. Edep, Bizim mukarrep (cennette derecesi en yüksek olan / kalbinde Allah sevgisinden başa bir şey bulunmayan) kullarımızı süsüyle bezediğimiz, Gömleğimizdir. Yoksa gizli olduğunu sandığın bazı amellerini bu Levihte açıklardık.



Ey güç ve kudret sahibi! Subayların ve askerlerin bu küçük çocuklara ve yoksullara eşlik etmelerine gerek yoktu. Gelibolu’ya vardığımızda, Ömer isimli bir binbaşı huzurumuza geldi. Onun söylediklerini Allah çok iyi biliyor. Kendi suçsuzluğundan ve sizin suçunuzdan söz ettikten sonra, kendisine şöyle dedik: “En baştan beri, bir meclisin kurulması ve bu Genç’in zamanın ulemasıyla görüşmesi gerekirdi ki, bu kulların ne suç işledikleri belli olsun. Ama artık olan oldu, iş işten geçti ve senin iddiana göre Bizi en harap şehirde hapsetmekle görevlendirilmişsin. Mümkünse, senden Sultan Hazretleri’ne iletmeni istediğim bir isteğim var. Sultan’dan bu Gençle on dakikalığına görüşmesini rica ediyorum ki Gerçek Zat’ın doğruluğunun yeterli kanıtı olarak kabul edeceği her ne varsa istesin. Eğer Tanrı O’nun Sultan’ın istediği kanıtı göstermesine izin verirse, o zaman bu mazlumları salsın ve onları kendi hallerine bıraksın.”



Mesajımı ulaştıracağını ve alacağı cevabı bildireceğini vaat etti ancak herhangi bir haber gelmedi. Gerçi herhangi bir kimsenin huzuruna çıkmak Hakk’ın şanından değildir, çünkü herkes O’na itaat etmek için yaratılmıştır, fakat kendi yar ve diyarlarından uzak düşmüş olan bu küçük çocukları ve kadınları göz önünde tutarak böyle bir şeye rıza gösterdik. Bununla beraber girişimimiz sonuçsuz kaldı. Ömer hazır ve mevcut… Kendisine sorunuz ki söylediğimin doğruluğunu anlayasınız.



Şimdi çevremdekilerin çoğu hasta hasta hapiste yatmakta… Her şeyi bilen aziz Allah’tan başka bir kimse Bizim başımıza gelenleri bilmez. Bu kullardan ikisi bu yere gelişimizin ilk günlerinde Refik-i Ala’ya (Peygamberlerin, evliyanın, şehitlerin ve iyi kimselerin ruhlarının bulunduğu yer) koşmuşlardı. Kefen ve defin parası verilmedikçe bu ölülerin kaldırılmayacağı söylenerek ilk gün bu mübarek naaşların gömülmesine engel olundu, hâlbuki onlardan bir şey isteyen olmamıştı. Tesadüfen o sırada para namına bir şey yoktu. Her ne kadar işi bize bırakmalarını ve cenazelerin mevcut kimseler tarafından taşınmasını teklif ettiysek de bunu da kabul etmediler. Nihayet bir seccade götürüp çarşıda açık arttırma ile sattılar ve tutarını teslim ettiler. Sonradan anlaşıldı ki toprağı bir parça kazarak o iki mübarek cesedi aynı çukura gömmüşler. Hâlbuki kefen ve defin masrafını iki katıyla almış bulunuyorlardı. Kalem ve dil çektiğimiz çileleri tarif etmekte aciz.



Yine de bütün bu belaların acısı Bizim için baldan tatlıdır. Keşke dünyadaki bütün acılar, her an, Tanrı yolunda ve O’nun sevgisi adına, ilahi bilgi okyanusuna dalmış olan bu Ruh’un başına gelse! Tanrı’dan sabır ve dayanıklılık diliyoruz, çünkü siz zayıf bir yaratıksınız ve anlayıştan yoksunsunuz. Uyansanız ve Kıdem yurdundan esen güzel kokuları içinize çekseniz, o zaman elinizde olan ve sizi mutlu eden her şeyi bırakır, bu En Büyük Zindan’ın (Akka) yıkık bir odasında oturmayı tercih ederdiniz. Allah’a dua edin de, sizi amelin iyisini kötüsünden ayırt etme olgunluğuna ulaştırsın. Hidayeti seçene selam olsun!



ABDÜLVEHHAB LEVHİ



O, Kendi Yüce Ufkundan Bakandır!



Ey Abdülvehhab! Aziz ve bağışı sınırsız olan Allah’ın bahası (güzelliği / nuru, parlaklığı) senin üzerine olsun. Mazlum’un sesine kulak ver. O seni Akka zindanında, imkân için rahmet denizi ve dindarlar için Rahman’ın güzel kokusu olan bir anış ile anmaktadır. Ne mutlu o kimseye ki vahyin güzel kokularını koklar ve Kitabı Âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın katından gelen bir kuvvetle alır.



Sesini mektubundan işittik ve seni aziz ve her övgünün sahibi olan Tanrı’nın günlerinde Zuhur Ufkuna yaklaştıracak şeyle andık. Biz manevi anlayış kapısını beyan anahtarı ile açtık ama kavim doğru yoldan açık bir sapmışlık içerisinde. Onlar vehimcilerin vesveselerine yapışarak Tanrı’nın kitabını arkalarına atmışlar.



Söyle; Ey kavim! Tanrı’dan korkunuz. Gün geldi ve Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) “İhtiras uykusundan uyanınız ve her şeyi bilen hikmetli Tanrı’ya koşunuz. Vehim döşeği dürüldü ve Rahman büyük bir emirle geldi. O, Rahman’ın Furkan’da (Kuran-ı Kerim’de) haber verdiği Nebe-i Azim’dir (Büyük Haber’dir). Ne mutlu beyanın hoş kokularını duyup bu hayranlık verici Gün’e kavuşana!” diye sesleniyor.



Söyle; Ey kavim! Kendinizi Ulu Deniz’den mahrum etmeyiniz ve gerçeklerden habersiz olan cahile uymayınız. Oradaki müminlere müjde ver ve şöyle söyle; “Yakında amellerinizin meyvelerini her şeye gücü yeten Tanrı’dan göreceksiniz.”



Ey Vehhab! Kendini Benim tatlı sesimin ve Ey Yüce Kalem’imin cızırtısının cazibesine kapılmış bulunca şöyle söyle;



“İlahi! İlahi! Hamdolsun Sana ki hikmet ve manevi anlayış kapılarını kendi dostlarının yüzlerine açtın, onları kendi Sırat’ına kılavuzladın. Seni tanıma nuru ile yüreklerini nurlandırdın, Senin yakınlık alanına yaklaştıracak şeyi onlara bildirdin. Dostlarına Senin zikrine, senana ve Emrini yaymaya yarayacak şeyi takdir buyur. Ben bunu Senin mülakatına kavuşma arzusuyla kurbanlık alanına koşan, iktidar mevkisinde bulunanların kudreti karşısında Sana yönelmekten ve Kitabında indirdiğin şeyi itiraf etmekten geri durmayan kimseler yüzü hürmetine ve sonra Senin izninle Senin ufkuna doğru ilerleyip Senin azamet kapında duran, Senin nidanı işitip Senin zuhur ufkunu seyreden ve Senin iradenin çevresini dönen kimselerin yüzü hürmetine Senden dilerim. Sen dilediğine muktedir olansın, Senden başka bağışlayıcı ve merhamet edici Tanrı yoktur.”



Ey En Yüce Kalemim! En güzel dilden en nurlu dile geç. Söyle; Hamdolsun Allah’a ki bugün manevi anlayış göğünün ufku Hakikat Güneşi gibi parlamakta… Tur’un Mükellimi (Dağda Konuşan) zuhur Münteha’nın hışırtısından “Vaat olunan Kimse geldi!” kutlu sözü işitiliyor. Cenabınızın beyan ışığı ve Sidre ateşi ile fikir ve yürekleri aydınlatıp alevlendirmesi gerek; belki bu sayede herkes niçin var olmuşsa ona erer...



Ben mazlum ilk günden beri örtüsüz perdesiz bütün insanları Tanrı’nın istediğine çağırdım. Ne mutlu o kimselere ki gereğini yapıp “Evet” demeyi başarmışlardır. Suphanallah! Arka çeviricilerin neye yapıştıkları bilinmiyor. Ayetler dünyayı kaplamış, beyan ve deliller gün gibi aşikâr, bununla beraber insanlar gaflet içerisinde ve perdeli, Tanrı’nın diledikleri istisna tabi… Fakat Hakk’ın kudreti her şeyden önce gelir. Kelimenin gücü her şeyi kuşatmıştır, öyle ki efendilerin, kölelerin ve batıl inançlara sarılanların arka çevirmelerine, bütün engellere ve karşı durmalara rağmen Emrin ışığı her memlekette parlamakta. Bundan önce millete haber verdiğimiz şey yakında zuhura geldiği gibi kitaplarda ve levihlerde indirdiğimiz şeyler de yakında zuhura gelecektir. O gerçekten uludur, her şeyi bilicidir.



İnsan ruhunu ve onun ölümsüzlüğünü soruyorsun. Bil ki, ruh bedenden ayrıldıktan sonra ilerleye ilerleye, en sonunda, asırların ve devirlerin gelip geçmesinden veya dünyevi olaylardan etkilenmeyecek bir şekilde, Tanrı’nın katına erişir. Allah’ın melekûtu, saltanatı, kudreti ve iktidarı süresince o da kalıcı olur. Ondan Allah’ın eserleri, sıfatları, inayet ve lütufları zuhura gelir. Kalemim bu makamı ve bu makamın yüceliğini hakkıyla tarif ve tasvire gelince hareketsiz kalır. Tanrı’nın İnayeti ile ruh, dil ile anlatılamayacak ve dünyevi hiçbir şeyle anılamayacak bir makam ile şereflenir. Ne mutlu o ruha ki, insanların zan ve şüphelerinden arınmış olarak bedenden ayrılır. Böyle bir ruh, Rabbin iradesine göre hareket edip Firdevs-i Ala’ya (En Yüce Cennet) girer. Cennet kızları ve semavi köşklerin sakinleri onun çevresinde döner, Tanrı nebi ve velileri ile görüşür, onlarla konuşarak âlemlerin Rabbi olan Allah’ın yolunda başına gelenleri anlatır. Böyle bir ruha Arş’ın ve yerin Rabbi olan Allah’ın âlemlerinde kendisine mukadder olan makam söylenecek olursa muhakkak o yaklaşılmaz, yüce, mukaddes ve nurlu makamın özlemiyle yanıp tutuşur.



Şimdi de Fars diliyle dinle. Nurum senin üzerine olsun! Ey Abdülvehhab!



Ruhun ölümden sonraki mutluluğu hayal edilemez, aslında bunun insanlara tamamıyla açıklanması da doğru ve dinen uygun değildir. Tanrı’nın peygamber ve elçileri insanlığın Tanrı yoluna kılavuzlanması maksadıyla gönderilmişlerdir. Gaye, insanların ölüm saatinde tam bir temiz yürek ve feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) içerisinde Hak Taala’nın Arş’ına yükselmelerini sağlayacak bir terbiye görmeleridir. Hayatıma yemin olsun ki, bu ruhlardan yayılan ışık dünyanın ilerlemesinin ve milletlerin yükselmesinin sebebidir. Onlar varlık dünyasını mayalayan maya, dünyada görülen güzel sanatların ve acayip şeylerin ilham edicisidirler. Bulut onlar sayesinde yağmur yağdırır, toprak onlar yüzünden meyve verir. Sebepsiz, nedensiz, hareketsiz hiçbir şey yoktur. Feragat timsali olan bu ruhlar varlık âleminde en büyük iç tepki olagelmiş ve olmaya devam edeceklerdir. Bu dünya ile öbür dünya arasındaki fark, rahim âlemi ile bu âlem arasındaki fark gibidir



Ruh Tanrı katına varınca ölümsüzlüğüne, semavi meskenine yaraşır bir şekilde girdirilir. Bu ölümsüzlük zamanî ölümsüzlüktür, kişisel ölümsüzlük (mutlak mevcudiyet) değildir; çünkü birincisi mutlak değil muhtemeldir, çünkü bir sebep sonucunda ortaya çıkar, ikincisi ise sebepten bağımsızdır. Kişisel ölümsüzlük (Mutlak Mevcudiyet) Allahütealâ’ya özgüdür. Ne mutlu ariflere!



Peygamberlerin yaşayış ve davranışlarını inceleyecek olursan, bu dünyadan başka dünyaların mevcut bulunması gerektiği sonucuna varırsın. Gerçek ilim ve hikmet sahiplerinin çoğu, Hikmet Levihi’nde En Yüce Kalem’den nazil olduğu üzere, semavi kitaplarda yazılı şeyleri tasdik etmişlerdir. Tabiattan başka bir şey tanımayan materyalistler bile kendi eserlerinde peygamberlerin büyüklüğünü kabul ederek, onların sadece insanları terbiye eylemek amacıyla cennet ve cehennemden, ödül ve cezadan bahsettiklerini söylemişlerdir. Demek ki, herkes, kanı ve görüşü ne olursa olsun, Tanrı peygamberlerinin üstünlüğünü tanımıştır. Bu Mücerret (saf, katışıksız, yalın, soyut) Cevherlere kimisi filozof, kimisi Tanrı’nın vahiy vasıtası demişlerdir. Bu vasıfta olan kimseler Tanrı âlemlerini bu dünyevi âlemle sınırlı bilselerdi hiç kendilerini düşman eline teslim eder, başka hiçbir insanoğlunun çekmediği bunca zahmet ve sıkıntılara hoş gönülle katlanırlar mıydı? Bir kimse En Yüce Kalem’den nazil olan şeylere temiz bir yürek ve keskin bir gözle bakacak olursa, iç diliyle, “Şimdi gerçek ortaya çıktı!” demekten kendini alamaz.



Biseti (peygamberlerin gönderilişi) soruyorsun. Bu hususta İkan Kitabı’nda yeterli açıklama yapılmıştır. Ne mutlu anlayış sahibi olanlara! M.N. cenaplarına, Allah’ın bahası üzerine olsun, selamımızı söyle. Bugün dostlar Emre hizmetle meşgul olmalıdırlar. Emre hizmet, Emri yaymak demektir ve bu ise hikmet ve beyanladır. Herkesin buna göre davranması gerekir. Kendi gününe yaraşır şeylere muvaffak olmanız için size yardımda bulunmasını Tanrı’dan dileriz. Bu münasebetle, Abdülhüseyin adını taşıyan kimseyi de anıyoruz. Biz ona kendi ayetlerimizi hatırlatır, inayetimizi müjdeleriz. Tanrı’dan onu her bir halde Kendine yaklaştıracak şeye muvaffak buyurmasını dileriz.



FİLOZOFLAR (HİKMET) LEVHİ



Yaratıcı, Bilici ve Hikmetli Olanın Adıyla!



Bu, Rahman’ın Beyan Melekûtu’ndan indirdiği bir risaledir. Bu risale gerçekten de yaratık âleminde yaşayanlara hayat veren nefestir. Âlemlerin Rabbine hamdolsun! Bu risalede sözü geçen zat, Rabbi olan Allah’ın Adını yücelten ve ulu bir levihte Nebil olarak isimlendirilen kişidir.



Ey Muhammed! İzzet Âlemi’nden gelen ve Zaferan (Safran) diyarındaki Sidre’den yükselen Ses’e kulak ver; “Gerçekten Ben’den başka her şeyi bilen hikmetli İlah yoktur.” Varlık âlemindeki ağaçlar için Rahman’ın esintileri ol, her şeyden haberli olan adil Rabbinin İsminin gücüyle onları büyüt, yetiştir. Biz seni, insanların ellerindeki şeyleri bırakıp temiz yüreklilerin Rabbi olan Allah’a yönelmelerini sağlayacak bilgilerden haberdar etmek istiyoruz.



Biz, adaletin yüzünün tozlandığı, inançsızlığın alevlerinin yükseldiği, hikmet kaftanının yırtıldığı, rahat ve vefanın sularının çekildiği ve sınav ve belâ denizlerinin kabardığı, ahitlerin bozulduğu ve bağların koptuğu, hiç kimsenin ışıkla karanlığı veya doğru yolla hatalıyı birbirinden ayırt etmeyi bilmediği bugünlerde insanlığa öğüt veriyoruz.



Ey dünya insanları! Bütün kötülüklerden vazgeçiniz, iyi olana yapışınız. İnsanlar arasında parlayan örnekler ve Tanrı’nın faziletlerinin gerçek hatırlatıcıları olmaya çalışınız. Emrimin hizmetine kalkan bir kimse Benim hikmetimden örnek almalı ve cehaleti dünyadan silmek için her çabayı göstermelidir. Sözlerinizde birleşmiş, düşüncelerinizde ortak olun. Her sabahınız akşamdan daha iyi, her gününüz bir öncekinden daha zengin olsun. İnsanın üstünlüğü hizmette ve fazilette yatar, servet ve zenginliğin debdebesinde değil. Dikkat edin de, sözleriniz boş kuruntulardan ve dünyevi arzulardan arınmış, amelleriniz gösteriş ve şüpheden temizlenmiş olsun. Değerli ömürlerinizi kötü ve bozuk bağlılıkların peşinde kendi kişisel arzularınızı tatmin etme çabalarıyla harcamayın. Varlık zamanında cömert, yokluk zamanında sabırlı olun. Başarının ardından sıkıntı, üzüntünün ardından sevinç gelir. Uyuşukluk ve tembellikten sakının. Genç olun, yaşlı olun, insanlığın yararına olan şeylerle uğraşın. İnsanlar arasında düşmanlık tohumları ekmemeye, saf ve aydın yüreklere şüphe dikenleri dikmemeye özen gösterin.



Ey Tanrı’nın dostları! Muhabbetin tatlı ve berrak suyunu bulandıracak, dostluğun hoş kokusunu kirletecek davranışlardan kaçınınız. Rabbime yemin olsun! Sizler birbirinize sevgi göstermek için yaratıldınız, inat ve kin için değil... Hemcinslerinizi sevdiğiniz için gurur duyun, kendinizi sevdiğiniz için değil. Ülkenizi sevdiğiniz için gurur duyacağınıza, tüm insanlığı sevdiğiniz için gururlanın. Gözünüz iffetli, eliniz güvenilir, diliniz doğru, yüreğiniz aydınlık olsun. Baha ehli (Bahaîler) arasındaki âlimlerin makamlarına saygı duyun, aranızda adaletin icrasıyla görevli yöneticilerin mertebelerini küçümsemeyin. Adalet ordusuna güvenin, hikmet zırhını kuşanın, süsünüz affedicilik ve rahmet ve Tanrı’ya yakın duranların kalplerine ferahlık verecek davranışlar olsun.



Hayatıma yemin olsun! Senin kederin Beni üzüntülere boğdu. Halka ve onların amellerine aldırma, yüzünü Tanrı’ya ve O’nun sonsuz saltanatına çevir. O, gerçekten, sana tüm insanlığın sevinç kaynağı olan şeyi hatırlatır. Bu sağlam kalede senin adını anan Zuhur Matlaı’nın sunduğu beyan kadehinden sonsuz mutluluk kevserini iç. Tüm gücünle ve belagat ve hikmetle gerçeği yaymaya ve yalanı yeryüzünden silmeye çalış. İlahi bilginin Kaynağı bu nurlu ufuktan sana işte böyle buyuruyor.



Ey Benim adıma konuşan kimse! İnsanların Benim günlerimde yaptıkları şeyleri düşün. Biz hükümdarlardan birine hitaben dünyanın Bütün sakinlerini acze düşürecek şeyi nazil ettik ve kendisinden, Allah’ın şahadetini, delillerini, izzetini ve saltanatını kanıtlayabilmemiz için, Bizi devrin din bilginleriyle yüz yüze getirmesini istedik. Bundan niyetimiz iyilikten başka bir şey değildi. Ama o [hükümdar] adalet ve insaf şehirlerinin sakinlerini ağlatıp inletecek bir muamelede bulundu. Böylece Benimle onun arasındaki hüküm verilmiş oldu. Rabbin gerçekten her şeyden haberi olan Hakim’dir. Senin de gördüğün bu koşullarda, Semavi Kuş, kanatları boş kuruntu ve acı kin taşlarıyla hırpalanmış ve taştan bir zindana atılmış durumdayken, İlahi sırlar semasına nasıl uçabilir? Tanrı’ya yemin olsun! İnsanlar son derece büyük bir zulüm işlemektedirler.



Yaratılışın başlangıcıyla ilgili soruna gelince; bu, insanların düşünce ve görüşlerinin birbirinden farklı olmasına bağlı olarak üzerinde farklı yorumlar getirilen bir meseledir. “Yaratık âlemi hep vardı, her zaman da olacaktır…” dersen, doğrudur. Öte yandan, “Kutsal Kitaplarda yazıldığı gibidir…” dersen, bunda da şüphe yoktur, çünkü âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın katından böyle inmiştir. O gerçekten gizli bir hazinedir. O’nun makamı hiç kimsenin tarif edemeyeceği, hatta ima bile edemeyeceği bir makamdır. “İstedim ki tanınayım” makamında, başlangıcı olmayan bir başlangıçtan beri Tanrı vardı ve O’nun yaratıkları O’nun gölgesindeydi. Ancak bu, ilklik olarak sayılamayacak ilklikten sonra gelir ve âlimlerin bile akıl erdiremeyeceği bir Sebep’ten doğmuştur.



Mevcut olan şey daha önce de mevcuttu, ama bugün gördüğün şekilde değildi. Varlık âlemi aktif güçle bu gücün alıcısı arasındaki ilişkiden doğan ısı sayesinde ortaya çıktı. Bu ikisi hem aynı şeylerdir, hem de farklı… İşte Nebe-i Azim (Büyük Haber) bu muhteşem yapı hakkında sana böyle bildiriyor. Yaratıcı etki ve bu etkinin alıcıları gerçekten de bütün yaratık âleminin sebebi olan, karşı konulmaz Tanrı Kelamı sayesinde yaratılmışlardır. O’nun Kelamı’ndan başka her şey yaratıklar ve bunların sonuçlarıdır. Senin Rabbin gerçekten açıklayıcıdır, hikmetlidir.



Ayrıca şunu da bil ki, Tanrı’nın aziz ve yüce olan Kelamı duyuların kavrayışının çok ötesindedir, çünkü o ne tabiattır, ne de madde... O bilinen elementlerin sınırlamalarını aşar ve bütün temel maddelerden mukaddestir. Herhangi bir hece veya harf olmaksızın zuhura gelir. O, bütün yaratık âlemini saran Tanrı Emri’nden başka bir şey değildir. O, hiçbir zaman varlık âleminden esirgenmemiştir. O, bütün lütufların kaynağı olan Tanrı’nın her şeyi saran lütfüdür. O, var olmuş ve var olacak her şeyden arınmıştır.



Bu konuda daha fazla detaya girmek istemiyoruz, çünkü kâfirler müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) Tanrı’ya itiraz etmek için bahane edebilecekleri bir şeyler duymak amacıyla kulaklarını Bize uzatmış durumdalar. Onlar, İlahi Görkemin Kaynağı’ndan akan bilgi ve hikmet sırlarına ulaşamadıkları için, itiraz etmeye kalkışıp bağırıp çağırıyorlar. Ama gerçek şu ki, onlar ancak anlayabildikleri şeylere itiraz ediyorlar, açıklayıcı Tanrı’nın açıklamalarına veya görünmeyen şeyleri bilen biricik gerçek Tanrı’nın sunduğu gerçeklere değil... Onların bütün itirazları kendilerine döner. Senin hayatına yemin olsun ki, onlar anlayıştan yoksundurlar.



Her şeyin bir başlangıcı ve her yapının bir yapıcısı olması gerekir. Gerçekten, Tanrı Kelamı, Kıdem Sultanı’nın görkemiyle süslenen ve her an yenilenen maddi dünyadan önce gelen Sebep’tir. Bu yüce sistemi kuran hikmetli Tanrı her şeyden üstündür.



Dünyaya bir göz gezdir ve üzerinde düşün. O (dünya) kendi kitabını senin gözlerinin önüne seriyor ve her şeyi bilen Yaratıcı olan Rabbinin Kalemiyle içine yazılmış olan şeyleri açıklıyor. O kendi içinde ve üzerinde olan şeyleri sana anlatacak ve sana öyle açıklamalarda bulunacak ki, başka hiçbir belagatli açıklayıcıya ihtiyacın kalmayacak.



Söyle; Doğa, özü itibariyle, Benim Yaratıcı ve Yapıcı İsmimin mazharıdır. Doğanın tezahürleri çeşitli nedenlerden dolayı farklılıklar göstermektedir, bu çeşitlilikte anlayış sahibi insanlar için alametler vardır. Doğa Tanrı’nın iradesi ve maddi dünyadaki tezahürüdür. Bir kimse Tanrı iradesinin varlık âleminde zuhur ettiğini teyit ederse hiç kimse bu iddiayı sorgulamamalıdır. Doğa, gerçeğini âlimlerin bile kavramaktan aciz oldukları bir güçle donanmıştır. Basiret sahibi bir kimse onda Yaratıcı İsmimizin parlak görkeminden başka bir şey görmez. Söyle; Bu asla bozulmayan bir varlıktır ve doğa bile kendi zuhuru, kanıtları ve parlak izzeti karşısında şaşkınlığa düşmüş durumdadır.



Geçmiş zamanlara bakmak sana yakışmaz. Sen bu Gün’den bahset ve bu Gün’de zuhura geleni yücelt. Bu, gerçekten, bütün insanlığa yeter. Bu tür şeylerin açıklanması ve üzerinde tartışılması ruhun hararetini söndürür. Sana yaraşan şey, gerçek müminlerin kalplerini ateşe verecek ve bedenlerini kanatlandıracak sözler söylemektir.



Her kim bugün insanın yeniden doğduğuna inanır ve Yüce Tanrı’nın bu yeni yaratılış üzerinde mutlak yetki ve hüküm sürdüğünün bilincine varırsa, böyle bir kişi, bu En Yüce Zuhur’da basiret erbabından sayılır. Her görür göz sahibi mümin buna tanıklık eder.



İsm-i Azam’ın (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) gücüyle varlık âleminin ötesine yüksel ki, Kıdem sırlarına ve hiç kimsenin bilmediği şeylere vakıf olasın. Senin Rabbin gerçekten yardımcıdır, her şeyi bilendir, her şeyden haberi olandır. Yaratık âleminin bedeninde atan bir atardamar gibi ol, öyle ki bu hareketin etkisiyle meydana gelen ısı tereddüt edenlerin yüreklerini çarptırsın.



Biz sayısız nur perdesinin arkasında gizliyken sen Benimle konuştun ve hikmet göğümün yıldızlarına ve beyan denizimin dalgalarına tanık oldun. Senin Rabbin gerçekten doğruyu söyleyen emindir. Cömert ve hikmetli Rabbinin günlerinde bu denizin akıntılarına nail olana ne mutlu!



Biz Irak’tayken Mecit adlı bir kimsenin evinde sana yaratılışın sırlarını, başlangıcını, sonunu ve sebebini açıkladık. Oradan çıkınca bütün söylediklerimizin özeti olmak üzere “Günahları bağışlayıcı ve keremli Tanrı gerçekten Benim!” dedik.



Tanrı Emri’nin mübelliği ol. Tanrı Emrini tebliğ ederken öyle bir beyan kullan ki, etkisiyle çalılar tutuşsun ve “Aziz ve dilediği gibi davranan Tanrı ancak Benim!” diye haykırsın. Söyle; Beyan etki etmeyi amaçlayan ve ölçülü olmayı gerektiren bir cevherdir. Beyanın etkisi nezaket ve yumuşaklığa, bu ise saf ve temiz kalplere bağlıdır. Ölçülü olma konusuna gelince, bu, Kutsal Kitaplar ve levihlerde öngörüldüğü gibi hikmet ve incelikle birleştirilmelidir. Tüm inayetlerin kaynağı olan Rabbinin irade semasından inenler hakkında düşün, düşün ki Kutsal Yazıların derinliklerinde saklı olan anlamları kavrayabilesin.



Tanrı’yı inkâr edip doğanın kendisine sarılanlar ilim ve hikmetten yoksundurlar. Böyle kişiler gerçekten sapmışlardan sayılırlar. Onlar en yüce zirveye varmayı başaramamışlar ve nihai amaca ulaşamamışlardır. Bu yüzden, bu gibilerin liderleri Tanrı’ya ve O’nun saltanatına inansalar da, onların gözleri kapanmış ve düşünceleri değişmiştir. Bunun böyle olduğuna senin müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen / korkudan koruyan) olan Rabbin tanıklık eder.



Doğuluların gözleri Batı’daki sanat ve teknik harikalarla büyülendiği zaman, Sebeplerin Sebebi ve Destekçisi olan Tanrı’dan habersiz, gaflet içinde, bu gelişmeleri maddi nedenlere bağladılar. Oysa hikmet kaynağı olan kimseler ne bu sebeplerin arkasındaki İlahi itici kuvveti inkâr ettiler, ne de bunların Yaratıcısı’nı ve gerçek Kaynağı’nı... Senin Rabbin biliyor, ama insanların çoğu habersiz.



Şimdi, insanların gözlerinin açılması ve Tanrı’nın gerçekten de kudretli, yaratıcı, yapıcı, bilici ve hikmet sahibi olduğundan emin olmaları için, İsimlerin Rabbi olan Tanrı’nın hatırına, bu levihte bazı bilge kişilerden söz edeceğiz.



Zamanımız bilginlerinin felsefe ve sanat konularında gayet yüksek mertebelere ulaşmış oldukları her ne kadar gayet açık olsa da, bir kimse basiret gözüyle bakacak olursa, bu bilgilerin çoğunun eski zaman filozoflarından ve bilgelerinden alınmış olduğunu fark eder. Felsefenin temellerini atan, yapısını oluşturan ve direklerini sağlamlaştıranlar, bu eski filozoflar ve bilgelerdir. Kadim (başlangıcı olmayan / ezeli) Rabbin sana işte böyle bilgi veriyor. Eski zamanların bilgeleriyse bilgileri peygamberlerden almışlardır, çünkü İlahi felsefenin doğuş yerleri ve Rabbani sırların mazharları peygamberlerdir. Bazı kimseler Onlardan akan tatlı ve berrak beyan sularından içmişler, bazıları ise ancak bardak dibindeki tortuyla yetinmişlerdir. Herkes kendi ölçüsüne göre pay alır. O, gerçekten, adaletli ve hikmetlidir.



Felsefede seçkin bir yere sahip olan Empedokles Davut Peygamber’le aynı dönemde yaşamıştı. Pisagor ise, Davut’un oğlu Süleyman zamanında yaşadı ve peygamberlik hazinesinden hikmet edindi. Cennetin fısıltısını duyduğunu ve meleklerin makamına erdiğini iddia etmiştir. Rabbin gerçekten istediği her şeyi açıklayandır. O hikmetli ve her şeyi kuşatıcıdır.



Felsefenin özü ve temelleri peygamberlerden gelmiştir. İnsanların felsefenin iç anlamları ve sırları konusunda farklı fikirlere sahip olmaları, insanların görüşlerindeki ve akıllarındaki farklılıklardan kaynaklanır. Sana şu hikâyeyi anlatmak istiyoruz; Bir peygamber bir gün her şeye gücü yeten Rabbinin kendisine ilham ettiklerini naklediyordu. Senin Rabbin, gerçekten, ilham vericidir, lütufkârdır, yücedir. Peygamber, hikmet ve belagat pınarı Kendi beyan kaynağından fışkırıp, irfan şarabı huzurundaki insanları sarhoş ettiğinde şöyle seslendi: “İşte bak! Her şey ruh ile doldu.” Orada bulunanlardan birisi bu söze yapıştı ve ruhun bedene nüfuz ettiğine veya girdiğine kanaat getirdi, bu düşüncesini kanıtlamak için uzun yorumlara girişti. Halkın bir kısmı ona inandı ve peşinden gitti. Şimdi burada bu kimselerin isimlerini versek veya olayın detayına girsek, söz gereksiz yere uzayacak ve asıl mevzudan uzaklaşmış olacağız. Senin Rabbin, gerçekten, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. O peygamberin huzurunda bulunanlardan bir başkası ise, Senin lütufkâr ve cömert Rabbinin ayetlerini nazil edenin dilinin anahtarıyla, açılan seçkin şaraptan içti.



Filozoflar, gerçekten, Kıdem Sultanı’nı inkâr etmemişlerdir. Birçoğu O’nun sırlarına vakıf olmanın hasretiyle bu hayata göz kapamışlardır, hatta bunların bazıları bu gerçeği itiraf etmişlerdir. Senin Rabbin, gerçekten, öğüt verendir ve her şeyi bilendir.



Doktor Hipokrat Tanrı’ya inanan ve O’nun saltanatını kabul eden seçkin filozoflardan biriydi. Ondan sonra gelen Sokrat gerçekten hikmetli, başarılı ve erdemli bir insandı. Dünyevi arzulara karşı nefsini bastırır, maddi zevklerden uzak dururdu. Bir mağarada inzivaya çekilmişti. Halkı putlara tapmaktan vazgeçirmeye ve onlara Rahman’ın yolunu öğretmeye çalışmıştır. Sonuçta cahiller ona karşı ayaklandılar, tutukladılar ve zindanda öldürdüler. Bu süratli Kalem işte sana böyle anlatıyor. Felsefe konusunda bu güzide adamın ne keskin bir görüşü vardı! O bütün filozofların en seçkini ve en hikmetlisiydi. Sokrat’ın bu alandaki kahramanlardan ve felsefenin en önde gelen savunucularından birisi olduğuna tanıklık ederiz. Gerek zamanın insanları arasında yaygın olan, gerek olmayan bilimler konusunda derin bir bilgisi vardı. Sanki o, Ulu Deniz nurlu kevserle taştığında ondan bir yudum içmişti. Cisimlerde, insan ruhuna çok benzeyen, bir eşsiz, bir sertleştirilmiş, bir de yaygın bir özellik olduğunu fark eden ve bu özelliğin saf haldeki cisimlerin cevherinden farklı olduğunu keşfeden oydu. Bu önemli konuda özel bir açıklama yaptı. Bu kuşağın âlimlerine bu açıklamayı sorsan, hiç birinde onu kavrayacak kapasite olmadığına tanık olursun. Senin Rabbin, gerçekten, doğruyu söyler, ama insanların çoğu anlamaktan aciz.



Sokrat’tan sonra öğrencisi olan ve arkasından felsefe kürsüsüne oturan İlahi Eflatun geldi. Bu zat Tanrı’ya ve O’nun olmuş ve olacak her şeyi çevreleyen işaretlerine inandığını itiraf etti. O’ndan sonra meşhur âlim Aristo geldi. Maddenin gaz halinin gücünü keşfeden bu zattır. Bu adamlar halkın seçkin liderleriydiler ve hepsi de bütün ilimlerin dizginlerini elinde tutan Ölümsüz Varlığa olan inançlarını itiraf etmişler.



Sana Balinus’un (MS. 1.yüzyılda yaşamış ve Tyan’lı Appolonios olarak da bilinen felsefeci) dile getirdiği bir duadan söz edeceğim. Bu zat, Felsefenin Babası tarafından yaratılışın sırlarıyla ilgili olarak zebercedi (zümrüt) levihlerde ileri sürülen varsayımlar konusunda bilgiliydi. Bu sözü nakletmekten maksadımız, adalet ve bilgi elleriyle sıkıldığı takdirde bütün yaratık âlemini canlandıracak hayat ruhu verecek olan bu açık levihte açıkladığımız şeylerden herkesin emin olmasıdır. Bu denizde yüzen ve lütufkâr ve sevgili Rabbine şükürler sunan kişiye ne mutlu! İlahi vahyin hoş kokuları Rabbinin ayetlerinden öyle yayılıyor ki, duymaktan, görmekten, anlamaktan ve bütün diğer insani vasıflardan yoksun olmadıkça kimse buna itiraz edemez. Senin Rabbin gerçekten buna tanıklık ediyor, ama insanlar anlamaktan aciz.



Bu zat şöyle demiştir; “Ben, mucizeler gösteren ve tılsımlar yapan hikmetli Balinus’um.” Bu zat, sanatlar ve bilimler konusunda herkesi aşmış ve tevazu ve niyazın en yüksek mertebelerine ulaşmıştır. Her şeyin sahibi olan Yüce Tanrı’ya nasıl hitap ettiğine dikkat et; “Rabbimin huzurunda duruyorum, O’nun lütuf ve nimetlerini övüyor ve sözlerimi kabul eden insanlar arasında kılavuzluk kaynağı olabilmek için O’nun Kendisini methettiği sözlerle O’nu övüyorum.” Daha sonra şöyle söylüyor; “Ey Rabbim! Sen Tanrı’sın ve Senden başka Tanrı yoktur. Sen Yaratıcısın ve Senden başka Yaratıcı yoktur. İnayetinle bana yardım et ve güç ver. Yüreğim çarpıyor, mafsallarım titriyor, aklımı kaybettim, beynim artık işe yaramıyor. Bana güç ver ve hikmetle konuşmam için bana yardım et.” Ve sonra da şöyle söylüyor; “Sen gerçekten her şeyi bilensin, hikmetlisin, kudretlisin, merhametlisin.” Yaratılışın sırlarına vakıf olan ve Hermetik yazılarda gizli incelikleri fark eden işte bu zattır. (Hermetik; Peygamber İdris’e ait yazılar ve kuramlar... Hz.Bahaullah’ın açıklamalarından öğreniyoruz ki Kuran-ı Kerim’in Meryem Suresi’nde de övgüyle bahsedilen İdris Peygamber kendisini felsefeye adayan ilk kişiydi. İdris peygamberi bazı toplumlar Hermes olarak adlandırmıştır. Gerek Balinus, gerek daha sonraki birçok filozof, felsefi ve bilimsel keşiflerinde Hz. İdris’in yazı ve kuramlarından ilham almıştır.)



Bundan daha fazla bir şey söylemek istemiyoruz, ama Ruh’un yüreğime ilham ettiğini söylemekle yetineceğiz. Gerçekten, O’ndan başka her şeyi bilen, kudretli, koruyucu, aziz ve övülecek Tanrı yoktur. Hayatıma yemin olsun! Bu günde Sidre dünyaya şu sözden başkasını söylemek istemiyor; “Gerçekten, Ben’den başka tek ve her şeyden haberdar olan Tanrı yoktur.”



Sana karşı beslediğim sevgi olmasaydı bu söylediklerimin tek bir kelimesini bile söylemezdim. Bu makamın kıymetini bil, onu gözbebeğin gibi koru ve şükredenlerden ol.



Sen de çok iyi bilirsin ki, Biz insanların sahip oldukları kitapları okumadık ve onların arasında yaygın olan ilimleri öğrenmedik. Buna rağmen, ne zaman ulema ve bilgelerin sözlerini tekrarlamak istersek, dünyada olmuş ve Kutsal Kitaplarda yazılmış her şey bir levih şeklinde Rabbinin gözünün önüne gelir. Biz gözün gördüğünü kâğıda işte böyle dökeriz. O’nun bilgisi, gerçekten, yeri ve göğü sarar.



Bu, Gizli Kalem’in var olmuş ve olacak her şeyin bilgisini kaydettiği bir levihtir. O bilgiyi Benim hayranlık verici dilimden başkası yorumlayamaz. Gerçekten, Benim kalbim Tanrı’nın ulemaya ait kavramlardan temizlediği ve bilgelere ait sözlerinden münezzeh kıldığı bir kalptir. Azamet Lisanı bu açık Kitap’ta buna tanıklık eder.



Söyle; Ey yeryüzü sakinleri! Dikkat edin de hikmete dair hiçbir atıf sizi onun gerçek Kaynağından menetmesin ve Doğuş Yeri’nden mahrum bırakmasın. Eğitici ve hikmet sahibi olan Rabbinize yapışınız.



Biz her memleket için bir hisse, her olay için bir pay, her duyuru için belirli bir zaman ve her durum için bir işaret takdir ettik. Yunanistan’a bakınız. Uzun bir sure için o memleketi Hikmet Kürsüsü yaptık. Ama belirlenen zaman geldiğinde tahtı harap oldu, dili tutuldu, ışığı söndü ve bayrağı alaşağı edildi. Biz işte böyle takdir eder ve sonra geri alırız. Senin Rabbin gerçekten vericidir, mahrum edicidir, güçlüdür, kudretlidir.



Biz yeryüzündeki her memlekette bir ilim güneşi yarattık. Zamanı geldiğinde her şeyi bilen ve hikmetli Tanrı’nın emriyle, ufuktan doğup parlayacak. Biz istersek her bir memlekette neler olduğunu ve neler olacağını söyleyebiliriz. Senin Rabbinin bilgisi gerçekten gökleri ve yeri kaplar.



Ayrıca şunu da bil ki, eskiden yaşamış insanlar bugünün insanlarının şimdi yapamayacağı şeyler yapmıştır. Mesela eski âlimlerden Murtus, sesi 60 mil uzağa ileten bir cihaz icat etmişti. O’ndan başkaları da bu devirde yaşayan hiç kimsenin görmediği şeyler icat etmişlerdi. Senin Rabbin, ancak Kendisinin anladığı hikmetinin bir işareti olarak, her devirde dilediği şeyi zuhura getirir. O gerçekten düşünceli ve hikmetlidir.



Gerçek bir filozof hiçbir zaman Tanrı’yı ve O’nun delillerini inkâr etmez. Aksine, O’nun İzzetini ve bütün yaratık âlemini gölgesi altına alan görkemli saltanatını kabul eder. Biz, gerçekten, insanlığın yararına olan şeyleri aydınlığa kavuşturan âlimleri severiz. Biz, irademizin kudretiyle, bu gibi âlimlere yardım ederiz, çünkü Biz amacımıza ulaşmaya muktediriz.



Ey dostlarım! Tanrı’nın “sanatkâr” adının insanlar arasındaki örnekleri olarak seçtiği âlim kullarımın değerini sakın küçümsemeyin. Genç, yaşlı herkesin yararlanacağı işler ve zanaatlar geliştirmek için tüm gücünüzle çalışın. Hikmeti, kişinin kendi boş tasavvurlarına kapılmak ve insanların Rabbi olan Tanrı’yı reddetmek sanan cahillerden uzağız, bazı gafillerden hala bu tür iddialar duysak da…



Söyle; Hikmetin özü ve kaynağı Tanrı’nın beyan ettiği her şeyi kabul etmektir. Çünkü tüm insanlığı koruyacak bir zırh olan devlet adamlığının temeli, onun gücü sayesinde sağlam bir şekilde kurulmuştur. İyice düşün ki, En Yüce Kalem’imden çıkan bu harika levihte söylenenleri kavrayabilesin. Söyle; Devlet işleriyle ilgili ileri sürdüğün her konu, O’nun aziz ve yüce beyan göğünden gönderilen sözlerden birisinin gölgesi altına düşer. Kalbin ferahlasın, gözlerin avunsun ve tüm insanlar arasında Emrimizin hizmetine kalkasın diye sana bunları anlattık.



Ey Nebilim! Hiçbir şey için üzülme, aksine, senin ismini andığım, Kalbim ve Yüzümle sana yöneldiğim ve bu itiraz edilemez ve önemli tefsiri seninle paylaştığım için mutlu ol. Dayandığım belaları, mahpusluğumu, başıma gelen acıları ve insanların Bana yönelttikleri suçlamaları düşün. Dikkat et, bunların hepsi kalın bir perdeyle perdelenmiş durumda…



Söz buraya gelince İlahi sırların şafağı söktü ve beyan ışığı söndü. Allah’ın bahası, güçlü ve övülen Tanrı’nın katından takdir olunan bilgelerin üzerine olsun.



Söyle;



“Sübhansın Sen ey İlahim Allah! Kullarının arasında İsmini yüceltebilmem için semavi teyitlerinle bana yardım et. Bunu Senden, İlahi beyan gökleri insanlar arasında harekete geçtiğinde hikmet nurları saçan İsmin yüzü hürmetine dilerim.



Rabbim! Senden başka her şeyi bıraktım, yüzümü Yüzüne çevirdim ve Senin lütuf eteğine sarıldım. İnsanların akıllarını cezp edecek ve ruhlarını sevindirecek şeyler söyleyebilmem için dilimi çöz. Beni Emrinde öyle kuvvetlendir ki, ne zalimlerin yaratıkların arasındaki hâkimiyeti, ne de kâfirlerin Senin diyarında yaşayanlara karşı saldırısı beni durdurmasın. Beni Senin diyarında, yüreklerinde Senin bilgi ışığın yanan ve Senin sevginin arzusu olan kimseleri kılavuzlayacak bir lamba yap.



Sen gerçekten dilediğine gücü yetensin ve Bütün yaratık âlemini avucunda tutansın. Hikmet sahibi ve kudretli Tanrı ancak Sensin.”



ANDELİB LEVHİ



O, Hakk’ın Gözleri Önünde Hak Üzere Nida Edendir!



Övgüler olsun o Tanrı’ya ki beyan güneşini kudretiyle ve burhan ayını gücüyle teshir etti. O’nun buyruğu ile altı gün içerisinde yapılmış olan şey dürülüp kalktı ve tanıma gökleri göz açıp kapamadan daha kısa bir süre içinde yükseldi. O zaman daha önce görülmedik bir manzara göründü, çünkü Sina Dağı’nda Konuşan zuhur tahtına oturdu ve Sidre insanların gözleri önünde dile gelerek yerden göğe doğru “Bu Zuhur görünen ve görünmeyen bütün varlıkları gülümseten ve gözleri aydınlatan bir Zuhur’dur. Emir, iktidar sahibi ve dilediğini yapan Tanrı’ya özgüdür.” diye seslendi. Tanrı’ya ant olsun, Gün geldi, halk ise şaşılacak bir şüphede... Tanrı’dan kullarına nur kaynağına yaklaşmaları, Kendi fazıl kapısına dönmeleri ve günlerin şahı olan bu Gün’de kaçırdıklarını ele geçirmeleri için destek olmasını dileriz. Salât, selam, tekbir ve baha Emrin Elleri’ne olsun. (Emrin Elleri; Hz. Bahaullah tarafından Din’in bazı işlerini yürütmeleri için atanan bir grup inanana verilen ortak unvandır. Daha sonra Hz. Abdülbaha ve Hz. Şevki Efendi tarafından da yeni Emrin Elleri atanmıştır. Emrin Elleri, Bahaî Yönetim Düzeni’nin bir parçası olarak uzun seneler hizmet vermiş ve 1963 senesinde Yüce Adalet Evi’nin kuruluşunu da koordine etmişlerdir. Yüce Adalet Evi’nin seçimiyle birlikte yeni Emrin Elleri atanması dönemi sona ermiştir) O Eller ki insanların yaygarası onları Rabler Rabbi Tanrı’ya yaklaşmaktan alıkoyamamıştır. Onlar Tanrı’dan başkasını bir yana atıp kötülerin bellerini kıran bir istikametle O’na yöneldiler. Halkın doğru yoldan gitmesine engel olmak amacıyla nefsanî arzularına göre konuşanların arka çevirmesi ve Tanrı’ya ortak koşanların itirazları onları yollarından çeviremedi. Söyle; O, sizi En Yüce Ufuk’a (ruh makamının en yüce mertebesi) çekmek ve insanların Mevlası olan Rabbinizin beyan nurlarıyla aydınlanmış bir makama yaklaştırmak için aranıza gelmiştir.



Ey Andelip! Baham ve inayetim senin üzerine olsun! Afiyetler olsun sana ki ölümsüzlük şarabını bağış elinden alıp içtin ve Emrin hizmetine kalktın; öyle bir kalkış ki, oturanları telaşa düşürdün ve Kıyamet Günü’nün sahibi olan Rabbin Allah’ın diledikleri istisna, bütün milletleri kıvrandırdın. Hamdolsun O’na ki her bir durumda Tanrı’yı anıp övmekle ve hizmet etmekle meşgulsün.



Seyyid Ali cenaplarının bazı itirazlarından bahsetmişsin. Bu münasebetle yazdıkların dinlenme şerefine erdi. Söyle; Şunu iyice bil ki, Tanrı herkese Kendi Emri’nin tebliğini ve itaat edilen Kelimesi’nin yükseltilmesini emretmiştir. Kıdem Maliki’nin irade semasından bu açık ve kesin hüküm sadır olduktan sonra herkes ona itaat etmekle yükümlüdür. Tanrı’nın buyruklarını yerine getirirlerse ne ala, aksi takdirde buyruklar Buyuran’a döner ve gaflet gösteren büyük bir ziyana uğrar.



Biricik gerçek Tanrı geçmiş kitaplarda bütün insanları Kendi oğulları olarak adlandırmıştır. Bu, daha hiçbir şey var değilken var olan rahmetinin bir belirtisidir. Bununla beraber, bu oğullardan birçoğu O’na karşı çıkmıştır. En Yüce Kalem’den sadır olan şeylere her insaf sahibi tanıklık eder.



Şeytana ne buyrulur? Şeytan, kadir ve makamının yüksekliğine rağmen Tanrı’nın yakınlığından ve mülakatından mahrum kaldı. Bazılarına göre, Şeytan, melekûtun hocasıydı. Bu payeyi ona kim vermişti? O, bir anda melekûtun en yüksek yerinden yaratık âleminin en alçak noktasına düştü, bütün feyizlerden yasaklandı ve yoksun bırakıldı. Dilediği gibi davranmak yetkisi olana karşı ne denir? O, bir zamanlar inayet ve merhamete layık görülmüştü, başka bir zamansa gazap ve azaba…



Tanrı Elçisi’nin haremini hatırlayınız. O Hazret “Konuş benimle, ey gül yanaklı, konuş” buyurmuştu. İnsanların Mevlasının ağzından çıkan bu söz O’nun beslediği büyük sevgi ve şefkatin alametidir. Şimdi ise Şiiler onun hakkında herkesin bildiği şeyler söyleyip duruyorlar. Acaba o kabulün ve Şiilerin bu reddinin sebebi neydi? Antakya piskoposlarından biri “Sonunda reddolunan bir kimseyi Peygamberiniz niçin önce kabul buyurdu da kendi yatağına mahrem ittihaz etti?” demiştir. Söyle; Ey kavim! Düşününüz ve sonra zuhur tahtına oturduğu sırada Sina Dağı’nda Konuşan’ın sözü hakkında insaflı olunuz, zalimlerin izinden gitmeyiniz.



Taima adlı bir adam vardı. Bu adam, Ensar’ın (Medine’ye hicret ettiği zaman Hz. Muhammed’e yardım eden Medineliler) ileri gelenlerindendi. Hicaz Güneşi’nin Yesrib (Medine’nin Müslümanlıktan önceki adı) ufkundan doğması üzerine varını yoğunu hicret edenler arasında eşit olarak paylaştırmıştı. Sonradan bu adam, bütün o yakınlığına rağmen, hakikat gözünü yaşartacak kötü bir iş işledi. Bu yakışıksız amel ondan sadır olunca Yahudiler toplandılar. Hazret şaşkın şaşkın düşünüyordu, çünkü davetin başlangıcında bu gibi şeyler insanları altüst eder, tereddüde düşürür. O anda Cebrail inerek şu ayeti okur; “Sana da Kitap’ı hak olarak indirdik… O halde onlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet, Hak’tan sana gelenden uzaklaşıp onların keyiflerine uyma” (Maide Suresi; 48.ayet) Hâsılı, Rahman’ın Furkan’da (Kuran) indirdiğine başvursunlar.



İnsanın yaratılışı konusunda “… Hayır, yeni bir yaratıştan kuşku içinde olanlar onlardır.” (Kaf Suresi; 15.ayet) buyruluyor. Bu an, ilk ve son ile ilgisi bulunmayan bir andır. Söyle; Düşün ki insafı kendine yardımcı edinesin.



Bunlardan başka, insanın iki yönü vardır; biri Tanrı’ya, öbürü nefse bakar. İnayet bakışları birincisine yönelmiş olursa o kimse hakkında tasavvur edilebilecek her iyi şey söylenebilir.



Ey Andelip! Nurum üzerine olsun! Söyle; Sadık Hazretleri’nin (İmam Caferi Sadık) oğlu İsmail Hazretleri’ne ne buyurursun? Bu İsmail, İsmailiyyelerin sarıldıkları İsmail’dir. Sadık onu imam ve vasi tayin etmişti. Bu konudaki hüküm kesindir. Sadık bir süre sonra kendisini azletti. Bu keyfi azil müritler arasında heyecan uyandırdı. Sadık Hazretleri’nin en ileri gelen ashabından Zerare “İmam azledilebilir mi?” diye sordu. İmam Sadık buna cevap olarak “Beda vaki oldu” buyurdular. Gerek bu hadisi aktaran Kelini ve gerek itirazda bulunan Zerare, her ikisi de Sadık’ın ashabı olarak sözünün doğruluğundan şüphe olmayan kimselerdir. Söyle; Bakınız ki En Yüce Kalem’in bu aziz ve bedi makamda söylediğine akıl erdiresiniz. Arka çeviricilerin ve itirazcıların artık bu münasebetle neler söylediği kolayca tahmin edilebilir. Bu gibilerden birisi “Madem layık değildi o zaman niçin onu önce halka imam yaptı, yok eğer layık idiyse neden azledilsin?” demiştir. İmam makamı, birinci derecede insanların hidayeti makamıdır. Sizin inancınıza göre de o Hazret öncekilerin ve sonrakilerin bütün ilimlerine sahiptir, onun için böyle aykırı hareketlerin ondan ortaya çıkmaması gerekirdi. Hâsılı, bu anlatılan şeyler hep o mezhep erbabının kendi inançlarına göredir. Bunun böyle olduğuna her insaf sahibi, her bilirkişi ve sözüne güvenilir herkes tanıklık eder.



Özetle, her devir ve asırda bazı kimseler ortaya çıkıp itiraz etmişlerdir. Uhud savaşından sonra etraftaki Araplar Kureyş’i tebrik etmeye gitmişlerdi. Kocası ve çocukları savaşta öldürülen Selaka kocasını ve çocuklarını öldüren kimseyi öldürene yüz altın vereceğini Sufyan’a söylemişti. Bu söz Sufyan’ın içindeki hırs ve açgözlülük ateşini alevlendirdi. Bunun üzerine Mekke’ye gelen Araplardan onunu Medine’ye gönderdi. Bunlar Peygamber’in önüne gelip yalandan Müslüman oldular. Peygamber’e “Ey Tanrı Elçisi! Bizim aramızda iman şerefiyle müşerref olup Allah’ın birliğini ve senin peygamberliğini kabul ve itiraf eden bazı insanlar var. Rica ederiz, emir buyurunuz, ashaptan bazıları bizimle gelip onlara helali, haramı öğretsin” dediler ve özetle başkalarının yanı sıra Asım’ı da istediler. Peygamber de ashap arasından on kişiyi onlara yol arkadaşı seçti. Bunlar kabilelere gidecek, Kuran ve şeriatını öğreteceklerdi. Asım ile arkadaşları aldıkları emir gereğince o taraflara gittiler. Gidecekleri yere varınca, Medinelilerin yüreklerinde derin yara açan bir olay yaşandı. İkiyüzlülerden bazıları sevinç çığlığı kopararak “Muhammed’in Allah’ı bu adamların yalandan Müslüman olduklarını niçin Muhammed’e bildirmedi?” dediler ve bu olayla o Hazret’in (Hz. Muhammed) cehaletine ve bilgisizliğine hüküm verdiler.



Ey gözleri Tanrı’nın yüzüne bakan kimse! İtiraz eden daima olmuş ve olacaktır. Adı geçen şahıs bir bakıma doğru da söylemiştir, çünkü ilk günlerde bu kulların amelleri, Allah saklasın, gerçekten dayanılmayacak kadar kötüydü. Fakat bu şahıs Ben mazlum hakkında insaf ile söz söylememiştir. Gerek siz gerek her adil, insaflı ve doğru sözlü kimse tanıklık eder ki, Irak’a geldikten sonra gece gündüz, ruhları, huyları ve yürekleri ıslah etmeye ve temizlemeye giriştim. Ben, celali celil olsun, Hakk’ın fazıl ve inayeti ile, ağız kavgasını, mücadeleyi ve fesadı şiddetle yasakladım. Bu yasağı kitapta açık açık koyduğumuz gibi insanlara iyi amel ve güzel huy emrettik. Kırk yıla yakın bir zamandır ki hiçbir yerde harp ateşi çıkmamış, tam tersine, Tanrı’nın ve Rabbani hikmet kevserinin sayesinde huzur ve sükûn olabildiğince sağlanmıştır. Ümit ederiz ki, bundan böyle dünyada fesadın, ağız kavgasının ve mücadelenin izi kalmasın. Kutlu ve yüce Tanrı’dan onların kalplerini hoşnut kılıp tezhip ve ıslah sebebi olmayı başarmalarını dileriz. O, gerçekten, her şeye muktedirdir.



Hak’tan adı geçen şahsın adil ve insaflı olmasını sağlayacak şeyi dileyiniz. Ben mazlum da kendisi için Tanrı’ya dönmesine sebep olacak şeyi dileyeceğim.



İlahi! İlahi! Kullarına Senin kabulünle şereflenecek şekilde davranmaları ve Senin razılığını kazanacak sözler söylemeleri için yardım et. Onları Senin günlerinin hoş kokularını yayacakları huylar edinmekte başarılı kıl. Onlar için Sana dönmeyi ve Senin af denizinin dalgaları yanında tövbe etmeyi takdir buyur. Sen bütün yer ve göklerde bulunanlar üzerine hüküm sahibi olan iradenle dilediğine muktedirsin.



Verdiğiniz cevap yerinde... Gafillerin Hazret’e ve ashabına karşı itirazları hiç eksik olmamıştı fakat Allah onları kendi kudretiyle kahretti. İrade onların izini sildi ve zorlu bir kavrayışla kavradı.



Kimi itirazlara değinmedik. Bu gibi şeyler sayılamayacak kadar çok. İnsanların gözleri ihtiras ağrısından ve yürekleri düşmanlık ateşinden kurtulursa bugün mahrum bulundukları şeyi görürler.



Söyle; Biz tebliği herkese emrettik. Mübelliğin (dini tebliğ eden kişi) şartları konusunda indirdiklerimiz, her görür göz sahibini bu Zuhur’un üstünlüğü, büyüklüğü, bağışları, ihsanları ve lütufları hakkında insafa getirecek mahiyettedir. En Yüce Ufuk’a (ruh makamın en yüksek mertebesi) yönelmek isteyen bir kimsenin kendi dışını ve içini âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın kitabında yasak edilmiş her şeyden temizlemesi gerekir. Böyle bir kimse daha ilk adımında Rahman’ın Furkan’da (Kuran) nazil buyurduğu “…Allah de ve sonra da bırak onları saplandıkları bataklıkta oynayadursunlar.” (Enam Suresi; 91.ayet) ayetine sarılıp ona göre davranmalıdır. O Tanrı’dan başkasını bir avuç toprak gibi görmelidir. Emrin nuru sonda muktedir ve aziz ve bağışı sınırsız olan Allah’ın irade seması ufkundan işte böyle parladı. Böyle bir kimse ikinci adımda bütün varlığı ile Tanrı’nın yönüne yönelerek Ulu Ev’e dönmeli ve ayakta durarak sır ve hakikat diliyle “Ben Tanrı’ya inanmayan bir kavmin milletini terk ettim, onlar ahirette kâfirdirler” demelidir.



Bu iki mertebeye ve emre eren bir kimse En Yüce Kalem’le kızıl sayfaya “Bahaî” diye yazılır. Ne mutlu o kimseye ki Tanrı Kabesi’nin önünde durur ve şu anda Gerçek Buyurucu’nun ve Tanrı Vahyinin Kaynağı’nın indirdiği şeye göre davranır.



Ey Andelip! Baham üzerine olsun! Mübelliğ olmanın şartlarının güneşi Tanrı levihlerinin göklerinde pırıl pırıl parlamakta… Buna şimdiye kadar dikkat edilmemiş olması şaşılacak şey... Tebliğ hükmü buyruk göğünden herkese hitaben inmiştir, yani herkes onunla yükümlüdür. Bahsi geçen şartlar da öyle… Tanrı’dan herkesi yaraşana muvaffak buyurmasını dile.



Soru sormak için toplantılara gelenlerin kimisi Tanrı hükümlerini öğrenmek, kimisi de alay etmek ve kalplere şüphe düşürmek maksadıyla geliyorlar. Senin Rabbin onlarla beraberdir, işitir ve görür. O, gerçekten, işitici ve görücüdür.



Bir münasebetle şu yüce söz inmiştir; “Mevlasının Emrini yaymak isteyen bir kimsenin başını feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) tacı ve vücudunu Allah korkusu ile süslemesi gerekir.” Başka bir münasebetle de şöyle denmiştir; “Mübelliğe yaraşan şey gerek kendinde, gerek halkta olan şeyleri bırakıp, müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberli olan, denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı/baki, ezeli) olan Tanrı’ya bakmaktır.” Bu mazlum ve konularla ilgili hiçbir insaf sahibinin reddetmediği açıklamalarda bulunulmuştur. Tanrı’ya yemin olsun, eğer sınırlı sayıda kimse bile Hakk’ın istediği şekilde davranmış olsaydı En Yüce Kalem’in eserleri şimdiye kadar dünyayı sarardı. Kendilerini Hakk’a mensup gösteren bazı kimselerden derin üzüntülere sebep olan bir takım davranışlar ortaya çıkmıştır. Şöyle demiştik ve dediğimiz doğrudur; “Benim başıma gelen bela ne benim mahpusluğum, ne de düşmanlardan gelen zararlardır. Benim belam, kendilerini Bana mensup gösterdikleri halde kalbimi, kalemimi, her haberdar âlimi ve her görücü arifi ağlatan davranışların sorumlusu olan yakışıksız kimselerdir.” Buna benzer ayetler tekrar tekrar Tanrı’nın inayet semasından inmiştir ama asılsız hikâyelerle kirlenmiş bulunan kulaklar yüce ve açık sözleri işitmekten menedilmiştir ve mahrumdur. İndirilen ayetlerden bir tanesini gerçekten dinleseler muhakkak ki kendilerinde olanı bırakıp Hakk’a döner, Yüce Allah’ın fazlına, inayet ve adaletine tanıklık ederler. Herkes için adalet ve insaf dileyiniz.



İlahi! İlahi! Kullarını Sana dönmeleri ve kaleminden çıkan eserlere Senin gözünle bakmaları için destekle. Rabbim! Onları Kendi cömertlik denizinden ve bağış güneşinden yoksun bırakma. Onları Kendi mukaddes alanından uzak tutma. Rabbim! Görünmesiyle beraber Tanrı’ya ortak koşma ve nifak sislerini dağıtan Emrinin ışığı yüzü hürmetine dilerim ve insaf kürsüsüne çeviresin. Sen gerçekten aziz ve ihsanı bol olansın.



Bir başka münasebetle de şu mübarek ayet inmiştir. Her kulak sahibi Ben mazlumun yürekten gelen iniltisini şu ayetten işitebilir; “Sen Benim ve Emrimin zaferi için yaratıldın fakat padişahların ve sultanların ordularından daha kuvvetli bir şekilde düşmanlarımın zaferine çalıştın.” Gerçekten de bugün Tanrı hizbi mensuplarından sadır olan yaraşmaz bir davranış, dostların değil düşmanların yardımcısıdır.



Ey Andelip! Hikmet ve beyan incilerini görür göz sahiplerinin faydalanması için En Yüce Kalem’in hazinesinden dışarı çıkardık. Maksat, adalet ve insaf erbabını doruklara yükseltmektir. Hak’tan göz ve kulak dilemeli…



Âlemde önceden ve sonradan görülmemiş olan şey görünmüştür. Bunun böyle olduğuna Ana Kitap beyan melekûtunda tanıklık eder. Ne mutlu işitenlere ve ne mutlu erenlere!



Bu halkı gördün ve tanırsın. Çoğu sinek vızıltısı ile meşgul olup yüce Firdevs Güvercini’nin ötüşünden menedilmiş ve mahrumdur. Beyan inkârcılarını (Hz.Bahaullah’ı inkâr eden Babiler kastedilmiştir) düşün. Hayal kanatlarıyla hayal havasında uçuyorlar. Edindikleri rabbi (Hz.Bahaullah’a isyan ederek peygamberlik iddia eden kardeşi Mirza Yahya kastedilmiştir) kimim yaratmış olduğunu şimdiye kadar anlayamamışlardır. Onlar, tıpkı Şiiler gibi, kuruntu sahiplerinin uydurdukları rivayetler ile oyalanıp Emrin gerçeğinden habersiz ve perdelidirler. Kelimenin söylenmesi Hak’tan olup davranış, davranışta bulunana aittir. Doğru davranan bunu kendisi için yapmış ve kötülük işleyen kendi zararına davranmış olur.



Eğer görür göz ve işitir kulak bulunsa, yeryuvarlağını göklerin üstüne çıkaracak şeyler inerdi; ama vehimcilere vızıltı yaraşır, onlara açık kitabın lüzumu yok. Söyle; Ey dünyanın kulağı! Şu bir tek sözü işitin. Başkasının canı kendisine feda, Nokta, yani Müjdeci Hazretleri (Hz.Bab), Ebha’nın bahası üzerine olsun, Diri Harflerden (Hz. Bab’a iman eden ilk 18 kişiye verilen unvan) birisinin, celali celil, ihsanı herkes için, emir ve hilkatin ruhu kendisine feda olsun, Tanrı’nın İzhar Edeceği Kimse hakkında sorduğu bir soruya cevap olarak, zikri aziz olsun, şöyle buyuruyor; “Tanrı’nın İzhar Edeceği Kimse’nin ayetlerinden bir ayeti okumak Tanrı katında bütün bir Beyan’ı (Hz.Bab’ın Kutsal Kitabı) yazmaktan daha azizdir, çünkü o Gün o bir tek ayet seni kurtarır, hâlbuki bütün Beyan seni kurtaramaz.” Bak, onlar nasıl bir makamı ne gibi kuruntu ve zanlar uğruna bırakıyor ve nasıl bir makama yapışıyorlar. Bırak, dedikodularıyla, gafletleriyle, kuruntularıyla, sanılarıyla oynamaya devam etsinler. Muktedir, müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberli olan, denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı/baki, ezeli) Tanrı ancak O’dur.



Ahter hakkında yazdığına gelince, O, eşi benzeri bulunmaz bir inat göstermiş, paraya tamah ederek ve neticesiz ameller peşinde koşarak varlığın özünü inleten işler işlemiştir.



Siz ve sizinle beraber bütün arkadaşlar bilirsiniz ki, insafsız İsfahani, Efnan’ın (Hz. Bab’ın soyundan gelen) ve diğer ahbabın mallarını haksızlıkla kendi mülküne geçirmiş, Hak’tan başkasının gereği gibi bilemediği bir hırs ve arzu ateşiyle alevlenmiştir. Bugünlerde hükümet bu malları kendisinden geri almıştır, fakat şimdiye kadar sahibinin eline geçmemiştir, bakalım bundan sonra ne olur ve ondaki hırs ve tamah nasıl bir ateş yakar…



Birçok levihte herkese güvenilirlik, dindarlık, sadakat ve saflık emrettik, fakat bazı kimseler bunların yerine hıyanet ve iftiraya sarıldılar. Bu yola girenlerin amaçları halkın malını haksızca yemekti. Burada bulunan bazı kimseler yakışıksız işler işliyorlardı. Sırf kendilerini korumak maksadıyla çıkıp gitmelerini emrettik. Onlar hiçbir gafilin işlemediğini işlediler. Çıkıp gitmekten maksat, koruma ve inayetti, ama aksi netice verdi, düşmanlık doğurdu. Biz onlar için ışık ve koruma istedik, onlarsa Bizim için zulüm ve iftira… Zalimlerin duası, kendilerini biraz daha eğri yola saptırmaktan başka bir netice vermez.



Özetle, yüz çevirme ve itiraz İsfahanlı ve arkadaşına mahsus değildir. Kirmanlı Hacı Muhammed Kerim Han her yıl bir reddiye yazar. Bilgileri ile ünlü öbür bilmezler de öyle… Nasih-Ut-Tevarih kitabının yazarı Hazret-i Ala (Hz.Bab) hakkında hiçbir dinsizin yazmadığını yazmıştır. Tanrı’dan dileriz ki insanlara adalet ve insaf versin; ta ki eserlerini ve katından görünen şeyleri adalet ve insaf çerçevesinde okuyup incelesinler. Adalet ve insaf ile donanacak olurlarsa hepsi “Sana arka çevirip batılı yürütmek için mücadeleye kalkan bir kavmin milletini terk ettim.” kutlu sözünü söylerler. Teyit O’nun elinde ve yardım O’nun avucundadır. Dilediği gibi hükmeder ve istediği gibi işler.



Ne çare ki insanların davranışları onları âlemlerin emeli olan Kimse’nin beyan denizinin dalgalarını görmekten menetmiş bulunuyor. Gözler görmekten, kulaklar işitmekten geri kalmıştır. Allah dilerse, onlar bundan böyle yaraşan şeylere ererler. Bugün, en büyük dost ve yardımcı ahlak ve erdemdir. Size düşen vazife herkesi hoşa gidecek huylar ve güzel ameller ile süslemektir. Herkese daima adalet ve insaf tavsiye etmelisiniz. Mazlum yılanın ağzında onları anıyor ve Tanrı hatırı için onlara öğüt veriyor. Bunun için de, büyük bir tehlike içinde olmasına rağmen, kendilerinden herhangi bir ödül veya başka bir şey beklediği yok, çünkü Biz hiçbir şekilde gizlenmedik, üstü kapalı iş görmedik ve herkese açık açık ilerlemeye ve yükselmeye sebep olan şeyleri emrettik.



Mahpusların bazı kimselerin cömertçe davranışları hakkında yazdıklarına gelince, hamdolsun Allah’a ki onları razılık şerefiyle müşerref ve kabul ziyneti ile süslü bir davranışa muvaffak buyurdu. Kutlu ve yüce Tanrı’dan onlara fazıl ve ihsan kapılarını açmasını, onları kendisine yaklaştırmasını, hikmet ve beyan askerleri ve amel ve ahlak ordularıyla kendi Emrinin zaferine yardım buyurmasını dileriz. O’nun gücü her şeye yeter.



Ey Andelip! Sözlerimdeki tatlılığı tadan hüküm sahibi birisini görüyor musun? Feragat kanatlarıyla bu havada uçan bir kimseyle karşılaşıyor musun? Söyle; Ey kavim! Eğer bu en büyük Emri inkâr ederseniz hangi Emir kabule layıktır ve doğruluğu ispat edilebilir? Söyle; Bu ispatın yerini imha alamaz, bu kalkış ve oturuştan arınmıştır. En Yüce Kalem’den ne sadır olmuş ise muhakkak gerçekleşiş ve gerçekleşecektir. Söylenenlerden hiçbir harf yoktur ki, insaf gözüyle bakılınca, gerçekleşme tahtı üzerine oturmamış olsun. Senin Rabbin bilir ve söyler; halk ise çoğunlukla bilmez.



Levihlerin ve Emri eserlerin yayınlanması ve Gusn-u Ekber (Büyük Dal; Hz.Bahaullah’ın oğullarından Ali Muhammed’in lakabı) hakkında yazdıkların görüldü ve dinlendi. Hamdolsun. Cenabınızın insanların süslenmesine, Tanrı’nın boyun eğilen kelimesinin yükselmesine ve kullarının ilerlemesine destek olmasını ve kalplerin temizlenmesi ve ruhların arınmasını başarmasını Tanrı’dan dileriz. O, gerçekten, aziz ve ihsanı bol olandır.



Ebha olan Allah’ın bahası üzerine olsun, yükseklere kaldırılan merhum Mirza Aka cenaplarının oğlundan bahsetmişsin. O’nun düşünceleri, fesahat ve belagat süsüyle süslenmiş zikir ve sena güzellikleri vücuda getirmiştir. O, iyilerin isteği olan Kimse’nin senasıyla konuşmuş olduğundan Arş’ın katında anıldı ve kabul nuru ile nurlandı. Kutlu ve yüce Tanrı’dan ona sevdiği ve hoşlandığı şeyleri başarmakta ve Kendi aziz ve sevilen adıyla gönül kapılarını açmakta destek olmasını dileriz.



Ey Nasrullah! Havamda uçup ipime yapışan kimse seni andı. Biz de seni bütün yüzleri kerem ve cömertlik sahibine döndüren bir anış ile andık. Şükret ve de; “Hamdolsun Sana, beni andın, her harfi Senin inayetinin, rahmetinin, fazıl ve ihsanının alameti olan şeyi benim için indirdin. Rabbim! Beni ayetlerinle cezp olmuş ve sevginin ateşiyle yanar görüyorsun. Gönülleri ve akılları ıstıraba düşüren Emrinde beni sabit ve sağlam kılmanı Senden dilerim. Tek, bir, aziz ve sevginin kaynağı olan Tanrı ancak Sensin.”



Ey Nasrullah! Tarafımdan annenizin hatırını sor. Kendisi bundan önce benim zikrimin mutluluğuna erişti. Ne mutlu ona! Biz tanıklık ederiz ki, senin annen eşsiz bir mücevhere ve benzersiz bir inciye sahiptir. Bu mücevher ve inci, Benim aziz ve bedi olan sevgimdir. Tarafımdan Beni ona an ve kendisine inayetimin müjdesini ver. Onu Benim irfanımın ışığı ile aydınlat. Senin Rabbin gerçekten şefkatlidir, keremlidir.



Ey Andelip! Mektubunda andığın kimseler anılmak şerefine eriştiler. Hamdolsun o Allah’a ki reddetme ateşinin alevlendiği bir Gün’de onlara kabul etmeleri için yardımda buyurdu. Hamdolsun o Allah’a ki, onlar insanların çoğunun şu veya bu sebepten mahrum kaldıkları bir sırada nidayı işitmeye muvaffak oldular. Ne mutlu manevi anlayış ışığı ile aydınlanan yüreklere, Rahman olan Rablerinin yüzüne çevrilen yüzlere, yakinlik (şüphesizlik, sağlam iman) nuru ile nurlanan gözlere, nidayı yer ve gök arasında yükselirken işiten kulaklara! Tanrı’dan onları Kendi en aziz ve en yüce Emrinde ilerleme ve istikamet göstermeleri için yardım buyurmasını dileriz; öyle ki yeryüzünün askerleri ve safları onları menedemesin, cahillerin ve ariflerin yaygaraları onları korkutamasın. Tanrı’dan dileriz ki bütün âlemlerinden her bir âlemde önlerinden yürüyecek bir ışığı onlar için takdir buyursun.



O aziz ve kerimdir. O günahları affeden ve rahimdir. Biz onların adlarını Bizce bilinen bir hikmetten ötürü yazmadık. Ben buyurucu ve hikmet sahibiyim. Rahmetimin semasının ufkundan parlayan nur, o erkeklerin ve eşsiz Haber’e yönelip iman getirmiş olan o kadınların üzerlerine olsun!



Erkek kadın bütün temiz yürekliler, Tanrı’ya itaat edenler, Hakk’ı ananlar ve yönelenler Mazlum’un katında anılmışlardır. Siz bu büyük müjdeyi ilgililere verip onları aydınlatınız ve sevindiriniz.



Bir kimsenin peçe konusu ile hükümden ve levih indirilmesinden söz açtığını yazıyorsun. Çokları işitmekle yetinir ve sonra kendi nefsanî arzularına uyarlar.



Ey Andelip! Eğer inatçılık ve şehvani arzulardan arınıp Tanrı korkusu süsü ile süslenmiş olarak bakacak olurlarsa, hepsi güvenilirlik, şüphesizlik ve tokgözlülük nurları ile nurlanırlar. Onlar yaptıklarının cezası olarak halkta olanı almışlar ve Tanrı’da olanı bir yana atmışlardır.



Sen kendin şahit ve bütün âlem tanıktır ki Ben mazlum, Ufuklar Güneşi’nin Irak ufkundan doğmasıyla beraber İran halkını gece gündüz iki gerçek haberci ve manevi ulak vasıtasıyla Âlemlerin İsteğinin inayet ufkuna çağırmışımdır. Bu iki ulak, hokka ve kalemdi. Öğüt kevseri her an kalemden akmış ve cennetteki beyan çeşmesi Tanrı’nın iradesiyle herkesin önünde görünmüştür. Dünyanın ıslahından ve insanların yaldızlarla süslenmesinden başka bir maksat ve gaye yoktu.



Emrin başlangıcında davranışlar çok kötü ve çirkindi, o derecede ki her gören Hakk’a sığınır ve her işiten gece gündüz yalvarıp yakararak kurtuluş arardı. Nihayet fazıl ve inayet yetişti de yazı ve söz ile kötü davranışlar iyi davranışlara ve hoşa gitmeyen huylar hoşa gidenlere dönüştü. Tanrı’dan Ben mazlumun maksadını öğrenmeleri için insanlara yardımda bulunmasını dile, çünkü öğrenecek olurlarsa şimdi inkâr ettiklerinin doğruluğunu yine kendileri kabul ve itiraf edeceklerdir. Biz onların her bir durumda Allah’ın yardımına kavuşmalarını dileriz. O, gerçekten, zenginliği sınırsız olandır ve idrak edilemeyecek kadar yücedir.



Tanrı katına yükselen merhum Hasan Han konusunu yazıyor ve kendisinin inkârcıların zindanında can verip Ebha Ufuk’a ve Refik-i Ala’ya (Peygamberlerin, evliyanın, şehitlerin ve iyi kimselerin ruhlarının bulunduğu makam) yükseldiğini bildiriyorsun. Ne mutlu O’na, ne saadet O’na! Hayatıma yemin olsun, O şimdiye kadar kimsenin eremediğine ermiştir. Tanrı’ya yakın duranlar, şu anda O’nu çok iyi bir makamda görmektedirler. Huzur ve mülakat arzuladığı bir sırada Biz kendisiyle beraberdik. O’nu imkân âleminde bağışlayıcılık denizini dalgalandıran ve âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın hoş kokularını yayan bir anış ile andık. O’nun için arif kişilerin gözlerini aydınlatan şeyi indirdik ve kendisini T (Tahran) iline yolladık. Senin Rabbinin rahmeti, görünen ve görünmeyen bütün varlıkları kuşatıcı bir rahmettir. Vay o kimselere ki O’nun mertebesini tanımadılar da bütün insaflıları inleten ve âşıklara gözyaşı döktüren bir iş işlediler. Zulüm yapanlar baki kalacaklarını mı sandılar? Zulümlerinden ötürü yakalarına yapışıldığı zaman kendileri için kaçacak veya sığınacak bir yer bulacaklarını mı umuyorlar? Mele-i Ala’yı (en büyük meleklerin toplandığı yer), Firdevs-i Ebha’yı ve En Yüce Cennet’i cezp eden beyanıma ant olsun ki, hayır.



Söyle;



“İlahi! İlahi! Kullarının kalplerini sevindir ve cömertliğinle onlar için irade buyurduğunu onlara tanıt. Onlar bilseler, kendi kendileri için inlerler ve Senin günlerinde kaçırdıkları fırsattan dolayı acı gözyaşı dökerler. Rabbim! Onları kendi hallerine bırakma ve Senin irfan güneşine yakın gelmekten menetme. Sen gerçekten dilediğine muktedir olansın. Ve sonra onu tanımış olanların sevaplarını Senin katında olanlar için bir hazine kıl. Sen büyük fazıl sahibisin, eminsin, koruyucusun, bekleyicisin, yardımcısın.”



Onunla birlikte bulunmuş olan diğer kimselerin adları levihlerde İlahi Kalem’den sadır olan yazılarla anılmıştır. Ne mutlu onlara!



Tanrı’nın bahası üzerine olsun, Kasım Han cenaplarının eşinden söz etmişsin. Biz kendisini anmak isteyince azamet ve yücelik yönünden bir ses işittik. Bu ses onun cennete gelip kapısının üstünde “Bahaîler için yapılmıştır” yazılı bir köşke yerleştiğini haber veriyordu. Tanrı’dan onun üzerine her an gözlerini aydınlatıcı ve yüreğini ferahlatıcı şeyi indirmesini dileriz. O, gerçekten, acıyıcıdır, günahları bağışlayıcıdır.



Annenizi ve iki kız kardeşinizi anmışsınız. Ne mutlu onlara, ne saadet onlara! Mazlum bu Ulu Zindan’da (Akka) onları, Aziz ve Hamit olan Tanrı’nın melekûtunun devamı süresince unutulmayacak bir anış ile anmak istedi. Ne mutlu sana, ey cariyem ve yaprağım ki, Tanrı senden Emrin hizmetine, kullarım arasında zikrime ve yaratıklarım arasında senama kalkmış olan birini vücuda getirmiştir. Kutlu ve yüce Tanrı onu yer ile göğü parlatan ve fikirlerle gönülleri aydınlatan Kendi eserlerinin yayınlanmasına muvaffak buyurmuştur. O’nun Emrin tebliği ve Kelime’nin hikmet ve beyanla gösterilmesi yolundaki mükâfatından senin için bir hisse ayrılmıştır. Ey Andelip! Annenize Benim tarafımdan selam söyle ve bütün şeylerden önce var olan inayet ve rahmetimin ve varlığı parlatan nurumun müjdesini ona ver.



Şu anda kız kardeşini de anıyor ve kendisine Ulu Arş’ın Rabbi olan Allah’ın inayetini müjdeliyoruz. Ey yaprağım; Baham ve rahmetim üzerine olsun! Seni manevi anlayış gömleği ile süslemesini, şüphesizlik ve sağlam iman nuru ile nurlandırmasını ve Arş’ın çevresini dönen cariyelerin mükâfatını takdir buyurmasını kutlu ve yüce Tanrı’dan dileriz. O gerçekten işiticidir, çağıranlara cevap vericidir.



Öbür cariyemi de anıyorum. Ne mutlu “Ey Cariyem, Ey kulum!” nidasını işiten kulağa! Ne saadet Din Günü’nün sahibi olan Allah’a yönelen kalbe! Beni anmakla ferahla, aziz ve azim olan Rabbinin hamdıyla beni tespih et.



Bu münasebetle etraftaki cariyelerimi anar ve her şeyden haberdar olan eşsiz Tanrı’nın kendileri için takdir buyurduğunu onlara müjdeleriz. Tanrı’ya yönelmek nimetine eren kadın Tanrı katında en değerli erkeklerdendir. Ne mutlu eren kadınlara ve ne mutlu eren erkeklere! Âlemlerin Rabbine hamdolsun…



Gulam Ali cenaplarını anmışsın. Ey Gulam Ali! Benim beyanımı imkân âleminde bulunanların kulaklarını açacak bir istikametle işitebilir misin? Dünyanın dillerini söyletecek bir söz söyleyebilir misin? Söyle; Hayır, meğerki senin kuvvet ve kudretin medet eyleye… Beyan hazineleri Allah’ın yanındadır. Onlardan tek bir ayet inse veya tek bir inci görünse, onları insanların Mevlası olan Tanrı’nın beyanının şarabıyla sarhoş görürsün. Senin Rabbin dilediğine muktedirdir, fazıl ve kerem sahibidir. Emrimin hizmetine kalkıp sevgimin göklerinde uçan kimse seni andı. Seni dışı nur, içi rahmet ve içinde bu Büyük Haber’in çağırıcısı olan ayetlerle andık. Baha senin üzerine ve şüpheci gafillerin gücü karşısında ürküp korkmayan kimselerin üzerlerine olsun.



Ey Andelip! Hürmet gösteren, cenabınızla dostlukta bulunan ve bu Ulu Emir’de söylediklerini kabul eden kimseler, keza razılık kazanan ve zikirlerin Mevlası tarafından anılmak isteyen cariyeler, bunların hepsi âlemlerin arzuladığı Zat’ın inayet güneşinden saçılan parıltılara ermiş olanlardır.



Bugün deniz dalgalanmakta, güneş parlamakta ve nur parıldamakta… Öne çıkıp Sevgilileri’nin hizmetinde bulunan herkes Kayyum-ül Esma’da (Hz. Bab’ın bir eseri) En Yüce Kalem tarafından “Bahaî” diye yazılır. Orada bulunan sevgililere selam ulaştır, şüphesizlik ve sağlam iman ile süslenmiş olan cariyelere de selam söyle. İsimler görünüşte kapalı, gerçekte ise apaçık… Bu günlerde Tanrı’nın hikmeti yerindedir. O her şeyi bilen ve haberdardır. Her şeyin bilgisi O’nun yanında açık açık yazılıdır.



Hacı Ali cenapları ve O’nun mukaddes yöne hareketi konusuna gelince; Tanrı’nın emirleri ve hükümleri hep hikmet şartına bağlıdır. Baham üzerine olsun, Hacı Ali cenapları En Yüce Kalem’den sadır olan şeylere baksın. Ona göre ya hareket etsin ya da kalsın. Bundan başka, önce yol harçlığını tedarik edip ondan sonra yola çıkması gerekir. Mülk satımı, borç ödeme hariç, Ben mazlumun katında makbul bir hareket değildir. Birçok kimse, Hukukullah ödemek için mülk satmak istediler, ama biz engel olduk.



Ey Andelip! Ben mazlumun başına gelen belaların baş sebebi çevremize büyük bir kalabalığın toplanmış olmasıdır. Tutuklu bulunduğumuz bu kasabada her çeşit insandan oluşan bir toplum var. Şu anda burada küçük büyük, kadın erkek, üç yüze yakın insan bulunuyor. Artık ötesi kolayca tahmin edilebilir. Kimisi dağ gibi sabit ve sağlam, kimisi nur gibi ışık saçıcı, kimisi ise bazen yükselen, bazen alçalan kimseler… Hak hepsine karşı büyük bir merhamet ve esirgeme ile muamele etmektedir. Yirmi bir yıldır ki bu zindan kasabasında (Akka) bu toplulukla bir arada oturuyoruz. Söyle; Kudret âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya, hikmet arif kişilerin isteği olan Tanrı’ya özgüdür, merhamet ve esirgeme göklerde ve yerlerde bulunanların taptığı, şefkat öncekilerin ve sonrakilerin Mevlası olan Tanrı’ya mahsustur.



Celal’in buraya gelmek için izni vardı, diğer iki kişi ise ancak Port-Said’e geldikten sonra izin istemişlerdir. Bununla beraber onlar da fazıl denizinden mahrum kalmadılar. Senin Rabbin işitici ve kabul edicidir. Özet olarak kendilerine izin verilebilecek kimselerin şu şartları sağlamaları gerekmektedir; Birincisi sağlık durumlarının yerinde olması, ikincisi para vesaire gibi yolculukta lüzumlu şeylerin mevcut olması ve hepsinden önemlisi, bir kimsenin daha yerinde yurdunda iken izin almış olması… Bütün bunlar mevcut olmasına rağmen hikmet yoksa harekete geçilmesi caiz değildir. Hak “Beyt’in ziyareti Tanrı tarafından insanlara bir farzdır” buyurduktan sonra “…bu farzı yerine getirmeye durumu müsait ise…” kaydını koymaktadır. Tanrı’dan emredildikleri şekilde hareket etmeleri için herkese yardımda bulunmasını dileriz. Emrin doğuş yerinden insanları yükseltecek, yüceltecek, seviştirecek, yakınlaştıracak ve birleştirecek şeylerden başka bir şey görünmez. O, gerçekten, buyurucudur, hikmetlidir.



Halkın gösterdiği rağbet ve özlemden bahsederek her yıl çavuşların teşvikiyle birçoğunun En Yüce Ufuk’a ve Yüksek Şahika’ya gitme fikrine kapıldıklarını bildiriyorsun. Bu sevinilecek bir şey, çünkü En Yüce Kalem’in halk arasındaki etkisinin derecesini gösterir. En Yüce Kalem, herkesin arka çevirmesine rağmen, varlık cevherlerini kendi mutlak iradesiyle emri altına almıştır. Bu hal, her yönden asker saflarının, binlerin, topların ve kılıçların görüldüğü bir sırada vukua geliyor. Bununla beraber, dünyadan feragat ederek, herkesi varlığın yükselmesine, ruhların ilerlemesine, insanların rahatlığına ve memleketlerin imarına sebep olacak şeylere davet ettik.



Bu Zuhur en büyük rahmetin ve en büyük inayetin zuhurudur, çünkü cihat hükmü kitaptan silinmiş, menedilmiş, bütün dinlerle sevgi ve samimiyet içinde dostlukta bulunulması emredilmiştir. En Yüce Kalem’den kitap ve levihlerde sadır olan hükümlerle fesat, ağız kavgası ve mücadelenin şiddetle yasaklanmış olduğunu cenabınız görmüştür ve biliyor. Aynı zamanda halk arasındaki kitapların okunabileceği de bildirildi. Bütün bunlar Tanrı’nın insanlara bu Zuhur’da büyük bir inayetidir, çünkü daha önce halk arasındaki kitapların okunması yasaktı ve insanlar cihat ile mükellef tutulmuşlardı. Yabancı milletlerin giysilerinin kullanılması ve kitaplarının okunması da bundan önce yasaktı, kitaplarda bu yasakların işaretlerine açık açık rastlanır. Bu En Büyük Zuhur’da ise yasak seti kaldırılarak onun yerine hürriyet verilmiştir. İnşallah cenabınız tatlılıkla gönül şehirlerinin fethine, hikmet ve beyan vasıtasıyla eserlerin neşrine muvaffak olursunuz. O seni beyan ordularıyla destekler. O her şeye muktedirdir.



Kendi fikirlerinizin kuvvetiyle doğan, gönül temizliğiniz ve tevazu ufkunuzdan parlayan eserlerinizin şu anda huzura gelip herkesin önünde okunduğunu müjdeliyoruz. Âlemlerinden her bir âlemde sana bir mükâfat vermesini ve melekûtun devamı süresince devam edecek şeyi senin için takdir buyurmasını Tanrı’dan dileriz. O, gerçekten fazıl ve kerem sahibidir, her şeyden haberli olan ulu yardımcıdır.



Ben mazlumdan her noktadaki sevgililere selam söyle ve kendilerini Rahman’ın beyan güneşinin ışıklarıyla ışıklandır. Cenabınızın delillere dayanarak çıkardığı sonuçlar mukaddes huzura geldi, bugünlerde inşallah okunacaktır. Kendi zikir ve senasında kalpleri cezp edecek şeyi senin için izhar buyurmasını Tanrı’dan dileriz. O, gerçekten, güçlüdür, zorludur, azizdir, sevgilidir. Beyanımın sema ufkundan parlayan nur senin ve bu Ulu Haber ve Büyük Emir’deki sözünü işitenlerin üzerlerine olsun!



KINA (PEÇE) LEVHİ



Tanrı dostlarından biri Hacı Muhammed Kerim Han’a bir mektup yazarak kendisinden birkaç şey sormuş. Duyduğumuza göre adı geçen Han anlamı bir yana bırakarak sözcüklere yapışmış ve kendi bildiğine dayanarak Hakk’ı reddetmek amacıyla itirazda bulunmuş; fakat unutuyor ki Tanrı gerçeği Kendi sözleriyle meydana çıkarır ve Kendisine ortak koşanların kökünü kazır.



Mektubun başı şöyle bir cümle ile süslüymüş; “Hamdolsun Allah’a ki kınayı (peçeyi) dostların yüzünden açtı.” Adı geçen Han itiraz ederek bu cümlenin yanlış olduğunu, mektubu yazanın ilimden ve halk arasında kullanılan terimlerden haberi olmadığını, çünkü “kına” kelimesinin kadınlara mahsus bir başörtüsü olduğunu iddia etmiş. Bu şekilde kelime üzerinde durmuş, hâlbuki kendisinin hem bilgiden hem bilinenden habersiz olduğunun farkında değil.



Tanrı dostları bugün onun ilim sandığı bu ilimlerden dolayı utanç duyarlar. Makbul olan ilim insanları hakikate kılavuzlayan ilimdir. Bir kimse böyle bir bilgiye kavuşmamışsa kendindeki bilgi araya gerilmiş en kalın perde olur. Bu zatın itirazlarını görmedik, işittiğimiz sadece yukarıdaki husustur. Onun bu itirazı Manzar-ı Ekber’in huzuruna aksetti. Bunun üzerine, Tanrı Emri Mazharı’nın katından bu itiraza cevap olmak üzere bu çok bedi ve mukaddes levih nazil oldu. Amaç, halkın bu gibi itirazlara bakarak İsimler ve Sıfatlar Sahibi’nden mahrum kalmalarını önlemek, değerli sözü değersizden ayırt etmelerine yardımcı olmak ve yüceler yücesi Tanrı’ya yönelmelerine sebep olmaktır. Her kim doğru yola kılavuzlanmak isterse kendi yararınadır, her kim arka çevirirse Tanrı başkasına ihtiyaç duymayan ve hizmet edilendir.



Her Şeyi Bilen Hikmetli Tanrı’nın Adı İle!



Ey cahillik uçurumunun kenarında duran meşhur âlim! Hak’tan yüz çevirdiğini ve seni, senin ve âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya kılavuzlamak üzere sana güzel bir mektup yazmış olan bir Hak dostuna itirazda bulunmuş olduğunu işittik. Sen ona itiraz ederek cahillerin gittikleri yoldan gittin. Bu hareketinle Tanrı kulları arasındaki saygınlığını yok ettin, çünkü Biz senin bu itirazında büyük bir cehalet eseri gördük. Sen halkın kullandığı kural ve terimlere vakıf, mana ve beyan bahçesine ayak basmış değilsin. Gaflet döşeğinde yatanlardansın. Güzel konuşma ve belagat, mecaz ve gerçek, benzetme ve bir kelimenin anlamını başka bir kelime hakkında kullanma nedir bilmiyorsun. Onun için cehaletini görüp insafa gelesin diye sana bunlardan bir parça bahsetmek istiyoruz.



Edebiyatçıların yolundan gitseydin adı geçen bu Tanrı dostunun kullandığı “kına” kelimesine itiraz etmez ve bu konuda münakaşaya kalkışmazdın. Ayrıca bu yeni Zuhur’daki Tanrı sözlerine de itirazda bulunmuşsun. Mukanna kına giyinen kimseyi hiç işitmedin mi? Mukanna’ül Kendi ismiyle meşhur olan bu şahsın asıl adı Muhammed olup babasının adı Zafer, onun babasının adı Umeyir, onun babasının adı Fir’an, onun babasının adı Kays ve onun da babasının adı Esved’dir. Bu zat ünlüdür. Biz onun bütün atalarını ilk yaratılışa kadar saymak istesek, sizin ilimlerinizden hiçbirini okumamış olduğumuz halde, bu bilgilere sahibiz ve Tanrı bu duruma tanık ve bilendir.



Al-Mukanna çok güler yüzlü, fiziksel olarak orantılı, orta boylu bir adamdı. Bilmiyorsan kavmin kitaplarına bak, öğrenirsin. Yüzünün örtüsünü açarsa kendisine nazar değer hastalanırdı, onun için daima kınalı, yani yüzü örtülü gezerdi. Has Arapların, edebiyatçıların ve hitabet erbabının kitaplarında böyle yazar. Bu kitaplara bir göz at ki bilgi sahibi olasın. Bu şahıs güzellikte örnek gösterilirdi, nasıl ki Zerka’ul Yemame göz keskinliğinde, İbn-i Asma hikâye bolluğunda örnek gösterilirse… Bu alanda bilgin olsaydı bunları bilirdin. Tıpkı öç alıcılıkta Mühelhel, vefakârlıkta Semuel, güzel fikir beyan etmekte Kays İbn-i Zuheyr, cömertlikte Hatem, yumuşaklıkta Maan İbn-i Zaide, güzel konuşmada Kuş İbn-i Saide, hikmette Lokman, dini öğüt vermekte Sahban-i Vail, sezgi yeteneğinde Amir İbn-i Tufeyl, ustalıkta Eyas İbn-i Muaviye Bin’il Kurre, hafıza kuvvetinde Hammad olduğu gibi… Bunlar ünlü Araplar olup örnek olarak gösterilirler. Kitap oku ki belki bu sayede kendi kıt bilgine dayanarak gerçeği reddetmekten geri durur ve utanırsın. Belki bu sayede bilgin artar da edebiyatçıların “kına” kelimesini, açıkça sana beyan ettiğimiz gibi, erkekler için de kullandıklarını görüp anlarsın.



Sonra bil ki, “kına (peçe)” kadınlara mahsus olup baş örtmek için kullanılır ama mecazen “erkekler” ve “yüz” için kullanılmıştır. İyi bir araştırmacıysan bunun böyle olduğunu görürsün. “Lisam” (yüz örtüsü) dahi kadına özgüdür. “Lesimet-ül miretü” denir, yani “kadın lisamı (örtüsünü) ağzına çekti, örttü…” Bu kelime de sonradan “erkek” ve “yüz” için kullanıldı, nasıl ki edebiyat kitaplarında “esfer’el lisam an vechihi” yani “yüzündeki örtüyü açtı” yazılıdır.



Kelimeler üzerinde oynayarak, parıldayan nurlu yüzü karşısında ayetlere boyun eğdiren bir Kimse’ye sakın itiraz etme. Seni yaratıp tamamlayan Allah’tan kork. İman getirip aziz ve kadir padişah olan Tanrı’nın yolunda canlarını ve mallarını saçan kimselerle alay etme. Söyle; Bizim sana gönderdiğimizden biricik maksat, Tanrı katındaki taksirden ötürü mütezekkir olup O’na yol bulmandır. Biz senin hidayetini, sen ise Bizim zararımızı istedin ve Bizimle alay ettin, nasıl senden önceki kavim de alay edip bugün cehennemin en dibinde yer almışsa… Sen Rahman’ın katından Furkan (Kuran) inince “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir” (En’am Suresi – 25.ayet) diyen kimselerdensin. Onlar Rahman’ın çoğu ayetlerine itiraz etmişlerdir. Bundan önce Tanrı Elçisi ve Nebilerin Hatemi olan Muhammed’e nasıl itirazda bulunulduğu görüp öğrenmek için İkan Kitabı (Hz.Bahaullah’ın bir eseri) vesaire kitaplara bak. Biz sana senin nefsini tanıttık ki kendini bilip Her Şeyi Görenin katından öngörüş sahibi olasın. Söyle; Bilgi hazineleri ve bütün insanların bilgisi Benim Rabbimin nezdindedir.



Başını gaflet döşeğinden kaldır, kaldır ki Tanrı’nın en büyük zikrini zuhur arşı üzerinde, H harfinin V harfi üzerine oturduğu gibi oturmuş göresin. İhtiras uykusundan uyan ve sonra yüceler yücesi olan Rabbinin ardından git. Kendinde olanı bırak ve O’nun aziz ve hikmetli Tanrı’nın katından sana getirmiş olduğunu al.



Söyle; Ey cahil! Tanrı sözlerine Tanrı’nın gözleriyle bak ki o sözlerin, âlemlerin bütün ilimleri katında olmakla beraber, halkın işaretlerinden ve kurallarından arınmış olduğunu göresin. Söyle; Tanrı’nın ayetleri sizdeki kaidelere ve sizde olana göre inecek olsa onlar sizin sözleriniz gibi olur. Bunu böyle bilin, ey perdeliler topluluğu! Söyle; Onlar başka hiç bir şeyin ağza alınmadığı ve âlemlere meçhul kaldığı bir makamdan inmiştir, nerede kaldı ki sen ve benzerlerinin, ey sen gerçekten uzak kalmış inkârcı! Ey Hak’tan yüz çeviren şüpheci! O sözler sizin uydurma kurallarınıza göre indirilmiş olmayıp Hak diliyle indirilmiştir. Tanrı aşkına insaf et, dünyanın tüm kudreti yüreğine konsa, insanların genelinin, kralların ve sultanların itirazıyla karşılaşan bir davada sebat edip dimdik durabilir misin? Rabbime yemin olsun ki, hayır! Buna kimsenin gücü yetmez ve hiçbir kimsenin iktidarı dâhilinde değil; meğerki böyle bir kimse Tanrı’nın kendi makamına ikame ettiği bir Kimse ola… Ve işte böyle bir kimse bu Kimse olup her bir durumda “Tek, bir, bilici, her şeyden haberli ve Kendisine itimat olunan Tanrı ancak O’dur” diye söyleyip durmakta. Sultanın hizmetkârlarından birisi sana bir an için biraz darılacak olsa hemen ödün kopar ve altüst olursun. Bunun böyle olduğunu sen inkâr edecek bile olsan Tanrı’nın temiz yürekli kulları Benim bu iddiamı tasdik ederler. Bununla beraber, sen öyle bir Kimse’ye itiraz ediyorsun ki O’na birçok yıllar boyunca devletler itiraz etmiş, başına Ruh-ül Emin’i (Cebrail) inletecek belalar gelmiş ve işte nihayet bu ücra zindanda hapsedilmiştir.



Söyle; Aç gözünü. Emir yüceldi ve ortaya çıktı. Şecer (ağaç) kader sırlarını söylüyor, sığınabileceğin bir yer görüyor musun? Tanrı’ya ant olsun, hiçbir kimse için, şöhreti dünyaya yayılan bu tertemiz ve mübarek makama, bu Ulu Manzar’a yönelenler hariç, ne sığınılacak bir yer, ne karar kılınacak bir mahal vardır.



Söyle; “kına” kelimesini parmağına dolayarak benzersiz ve yoktan yaratıcı olan Sultan’a iman etmiş bir kimseye itiraz mı ediyorsun? Bu Gün’de itiraza kalkışan bir kimse, gökleri ve yeri yaratan Tanrı’nın katında, yaratıkların en süflisi sayılır.



Söyle; Ey gafil! Güvercinin Sidret-ül münteha (Arş’ın sağ yanındaki bir ağaçtır ki, ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın Zat âlemidir) dalları üzerinde ötüşünü işit ve cahillerden olma. Bu, Kazım (Seyyid Kazım; Şeyh Ahmet Aksai’nin vefatının arkasından yerine geçen ve Mehdi’nin zuhur etmiş olması gerektiğini bildiren İslam âlimi) ile Ahmet’in (Şeyh Ahmet Aksai; Hz. Bab’ın zuhurundan bir süre önce Mehdi’nin yakında zuhur edeceğini öğrencilerine bildiren İslam âlimi) ve onlardan önce nebiler ile mürsellerin (peygamberlerin) haber verdikleri Kimse’dir. Tanrı’dan kork, O’nun ayetleri indikten sonra mücadeleye kalkma. Bu ayetler, senin ve bütün insanların Rabbi olan Tanrı’nın bir hüccetidir (senet, vesika, delil), ama bunun nasıl olduğunu ancak kendilerinde olanı bir yana atıp bu Büyük Haber’e yönelenler idrak eder.



Ey Uzak! Senin rahman olan Rabbin senin sınırlarınca görünseydi, O’nun ayetleri senin öğrenip kullandığın kaidelere göre inerdi. Tövbe edip Tanrı’ya dön ve şöyle söyle;



“Sübhansın Sen ey İlahım! Sana karşı kusur işledim, katından inene itiraz ettim, kendi ihtiraslarıma uydum, yüceler yücesi zikrinden gafil kaldım. İlahi! Beni suçlarımla yakalama, beni isyanımdan temizle, bana Senin fazıl yönünden mağfiret yelleri estir ve Kendi yanında doğruluk meskeni ayır, beni temiz yürekli kulların zümresine kat. Ey Tanrım! Ey Sevgilim! Beni Kendi sözlerinin hoş kokularından mahrum bırakma. Beni kendi cömertliğinin güzel kokularından nasipsiz bırakma, Senin katından inen şeye razı kıl, Kendi katından takdir buyur. Sen dilediğini yapansın, Sen günahları bağışlayansın, cömertsin, vericisin, kerem sahibisin.”



Sözümü dinle de işaretleri ehline bırak ve yüreğini her iki dünyada yüz karartacak sözlerden temizle. Perdelerin ve işaretlerin arkasından çık ve ışık saçan bir yüzle İsim ve Sıfatların Sahibi’ne yönel, yönel ki kendini şüphecilerin işaretlerinden arınmış olan çok yüce makamda bulasın. En Yüce Kalem işte sana böyle öğüt verdi. Kabul edersen kendi faydan için kabul etmiş, arka çevirirsen kendi zararına arka çevirmiş olursun. Senin Rabbin olmuş ve olacak hiçbir şeye muhtaç olmayandır. O, gerçekten, zenginliği sınırsız ve her türlü övgünün muhatabıdır.



Söylediğim ve söyleyeceğim şeyleri şimdi de Farsça anlatacağım, belki bu sayede Rahman’ın gömleğinin kokusunu Farsça olarak inen sözlerden duyar ve her yönden kesilmiş olarak Ahâdiyyet (Birlik) yönüne yönelirsin. Şurası da doğrudur ki her kuş Rahman’ın rahmeti yığınından ve Tanrısal hikmet harmanından pay alamaz ve dane kaldıramaz. Beyan kuşu Rahman’ın mukaddes havasında uçup mana harmanından pay almalı ki insanların gönül ve fikirleri şunla bunla meşgul olarak Rızvan bahçesinden mahrum kalmasın. Ben mahpusun nasihatlerini dinle ve yakin (şüphesizlik, sağlam iman) kolu ile kendine sağlam bir set yap. Böyle yaparsan belki de nefsin Yec’ûc ve Me’cûc’dan korunmuş olarak Gün’ün Hızır inayetiyle ölümsüzlük kevserine erer ve Ulu Nazargâh’a yönelirsin.



Dünyada bakilik yok, sarılanlara vefası görülmemiş. Dünyadan emin olma, ondaki değişiklikleri ve inkılâpları düşün. Nerede Havernak’ı (İran Şahlarından birisi için Fırat nehrinin kıyısında yapılan ünlü köşk) ve Sedir’i inşa eden? Nerede esire yükselmek isteyen? Nice köşkler var ki onları yapanlar akşamları sağlık ve nimet bolluğu içinde orada dinlenmiş, ertesi gün ise bu köşkler başkalarının eline geçmiştir. Nice evler var ki akşamları orada kahkahalar atılmış ve şaraplar içilmiş, ertesi sabah ise içlerinden ağıtlar yükselmiştir. Hangi aziz var ki zelil olmasın? Ne var ki değişmesin? Hangi sevinç var ki sona ermesin? Hangi zalim var ki mutluluk ve kurtuluş kadehi içsin?



Zahiri bilgilerle de (okuyarak, çalışarak ve araştırarak elde edilen bilgiler...) övünme. Her bilicinin üstünde Biliciler Bilicisi var. Bil ki her keskin gözlü için körlük, her ferahlamış için sıkıntı, her izzet için zillet, her bilgin için sürçme mukadderdir. Takvayı (Allah’tan ve yasakladıklarından korkma) alışkanlık edin, Tanrı mektebine gir. Korkunuz Allah’tan, öğretir size Allah... Gönlünü halkın dedikodularından arıt ki Tanrı’nın isim ve sıfatlarını aksettirsin. İnkâr gözünü kapa, insaf gözünü aç. Tanrı sevgililerine itirazda bulunma. Zuhur Ufkunda parlayan Güneş’e ant olsun, eğer senin gösterişten ibaret ilimlerden payına bir şey düşmüş olsaydı “kına (peçe)” sözü dolayısıyla benzersiz yaratıcılığın sahibi olan Kimse’nin dostlarına itiraz etmezdin. Sevgililere dil uzatma, ey bilmezlik ve körlük çöllerinde avare dolaşan kimse! Zahiri kaideleri anlayabilmen için bir parça beyan ve bediden bahseden kitaplara göz gezdirmen gerektiği görünüyor, çünkü hakikat, mecaz, yüklem-özne arasındaki ilgi ve kinayenin ne demek olduğunu bilseydin “kına” kelimesinin yerinde kullanılmamış olduğunu ileri sürmezdin. Âlemlerin Rabbi’ni sevenlerin sözlerine O’na ortak koşanların gözüyle bakma.



Gelelim “kına” ve “maknıa” kelimelerine… Bunlar kadınların kendi başlarına örttükleri iki giyecektir ancak mecazen erkekler ve yüz için de kullanılmıştır. Bir de “Lisam” vardır ki bununla kadınlar ağızlarını örterler. Farslar ve Türkler buna “yaşmak” derler. Bu bile, edebiyat kitaplarında yazılı olduğu üzere, mecazen, erkek ve yüz için kullanılır. Bilgisizliğini anlamak istersen bu konudaki kitaplara başvur.



Tanrı dostlarından birinin söz konusu mektubu size yazmasındaki maksat, sizi nefsin karanlığından kurtarıp biricik Tanrı’nın yönüne çekmekti; sen ise onu üstün bilgini göstermek için bir vesile yapmışsın, ama attığın ok hedefine isabet etmedi ve seviyenin ne olduğu ilim erbabı nezdinde belli oldu. Dinle Beni; Sana vazifeni hatırlatana itiraz etme, sana öğüt verene kızma, sana bir bağışta bulunanı incitme. Üstüne düşen, sonun ve ilkin Rabbi olan Tanrı’nın dostlarına karşı alçakgönüllülük göstermektir.



Okuduğun ilimleri bırak, onlar seni Malum’un Sultanı’ndan uzak tutmuştur. Sana gerçeği hatırlatan kimseyi kendinden üstün tut ve onu kendine öncü bil. Senin için yalınayak yürümek, kuru yerde yatmak ve susuz çöllerde inlemek, iman edip hidayet bulan bir kimseyi kederlendirmekten daha iyidir.



Dilini ve kalemini Kıdem Maliki’ni reddetmekten geri çek. Kendini cezaya müstahak eyleme. Yakında Ümmetlerin Sahibi’ne döneceksin. O zaman güçlü ve kahredici Tanrı’nın korkusundan yüreklerin korkuyla çarptığı ve gözlerin döndüğü bir günde sürdürdüğün şu batıl hayatta işlediğin işlerden dolayı senden hesap sorulacaktır. Ne zamana kadar dünyevi kötü arzuların yollarında yürüyeceksin? Ne zamana kadar İsimlerin Sahibi’ne itirazda bulunacaksın? Döneceğin ve kalacağın yeri unuttun mu? Yoksa Mevla’nın adaletinden habersiz misin? Mezardan eminsen nefis ve ihtiras sana ne emrediyorsa onu yap, aksi takdirde seni Tanrı’ya çağırana koş, öbür dünyaya göçmeden önce bu dünyada elden kaçırdığını telafi etmeye bak. Seni yaratıp meydana getiren Tanrı’dan kork, O’na dön, sabah akşam O’nu an. O’dur dönüp gideceğin yer…



Tanrı dostlarının sözlerine itiraz etmiş ve etmeye devam ediyor olman şöyle dursun, bu Zuhuru insanlara müjdelemiş olan, başkasının ruhu kendisine feda, İlk Nokta’nın (Hz.Bab) sözlerine de dil uzatacak ve gerek Tanrı’ya, gerek O’nun dostlarına karşı reddiye yazacak derecede gafleti arttırmışsın. Bu davranışın yüzünden, farkında olmadığın halde, bütün amellerin hiç olmuştur. Senin ve senin gibilerin iddiasına göre, Ulu Kapı’nın ve Tamlar Tamı Zikrin sözleri yanlış olup genel kabul görmüş kaidelere aykırıdır. Sen henüz şu kadarını olsun idrak edememişsin ki Tanrı’nın indirmiş olduğu sözler asıl terazidir ve ondan başkası O’nun terazisi olamaz. Tanrı ayetlerine aykırı düşen hiç bir kaideye itibar gösterilmez. On iki yıl Bağdat’ta oturduk. Bu süre boyunca çalıştık ki din bilginlerinden ve insaf sahibi kimselerden oluşan bir tartışma meclisi kurulsun ve doğru ile eğri ayırt edilsin. Bütün isteğimize rağmen böyle bir meclisin tertibine kimse yanaşmadı. Hâsılı, başkasının ruhu kendisine feda, İlk Nokta’nın (Hz.Bab) ayetlerinde aykırılık yoktu, sen kendin halk dili kaidelerden habersizsin. Ondan sarfınazar, bu En Büyük Zuhur’daki ayetlere ne buyrulur? Gözünü aç ki kuralların muktedir, müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın sözlerinden alındığı gerçeğini öğrenesin. Eğer üst üste gelen kederler ve hastalıklar olmasaydı Tanrı ilimlerine dair birkaç levih kaleme alırdık, o zaman Tanrı’nın kaidelerinin insanlarınkini çepeçevre kuşattığını görürdün. Seni Kendi sevgisine ve rızasına muvaffak buyurmasını Allah’tan dileriz. O, gerçekten, Kendisini çağıranlara cevap vericidir.



Düşün; Kuran Rahman’ın irade semasından nazil olunca azgınlık içinde olanlar hangi itirazlarda bulunmuşlardı! Bunlar sanki gözünüzün önünden silinmiş, onun için bu itirazlardan bazılarını buraya alıyoruz ki belki Muhammed güneşinin Tanrısal ufuktan parladığı sırada ne kadar itiraz edildiğini hatırlayıp kendine tanırsın. Olsa olsa o zaman başka bir isim taşıyordun. Eğer sen o itirazcılardan olmasaydın, bu Zuhur’da hiçbir şekilde Hakk’a itiraz etmezdin.



Allah’a ortak koşanların itirazlarından birisi şu mübarek ayete tevcih edilmişti; “Allah’ın resullerinden hiçbirini ötekinden ayırmayız…” (Bakara Suresi – 286.ayet) “Bir’in arası olmaz” diyerek Tanrı’nın bu açık sözüne itiraz etmişler, alayda bulunmuşlardır.



Şu ayete de itiraz etmişlerdir; “… Yeryüzündekilerin tümünü sizin için yarattı. Sonra göğe saltanat kurdu da onları yedi gök halinde düzenledi…” (Bakara Suresi – 29.ayet) “Bu ayet öbür ayetlere aykırıdır, çünkü çoğu ayette göğün yerden önce yaratıldığı yazılıdır” demişlerdir.



Yine; “… Sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere ‘Âdem’e secde edin’ dedik.” (Araf Suresi – 11.ayet) ayetine de itiraz etmişler, meleklerin secdesinin yaratıkların biçimlendirilmesinden önce olduğunu söylemişlerdir. Tanrı’nın bu kutlu ayetine yapılan itirazları herhalde işitmişsindir.



“… Günahı affeden… Tövbeyi kabul eden, azabı çetin…” (Mümin Suresi – 3.ayet) ayetine de itirazda bulunarak “azabı çetin” tamamlayıcı bir sıfattır, övgü olarak kullanılmış, hâlbuki isimlerin anlamını belirtmeye yarayan EL harfi olumsuzdur demişlerdir.



Ve yine Zeliha (Züleyha; Hz. Yusuf’u kullanmak isteyen kadının ismi) hikâyesinde geçen şu “… Kadın, sen de günahının affını dile. Sen gerçekten günahkârlardan oldun.” (Yusuf Suresi – 29.ayet) ayetine de itirazda bulunarak “hataya düşmüş erkeklerden” demek olan “khatiin” yerine “hataya düşmüş kadınlardan” demek olan “khatiat” kelimesinin kullanılmış olması gerektiğini söylemişlerdir, nasıl ki genel olarak kabul görmüş ve doğru olduğu üzere dişilerin çoğul hali böyledir.



“… Allah seni kendisinden bir kelimeyle muştuluyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir” (Ali İmran Suresi – 45.ayet) ayetine de itiraz etmişler, Arapçada kelime ‘dişi’ olduğunda zamirinin de ‘dişi’ olması gerektiğini, hâlbuki ‘erkek’ zamir kullanılmış olduğunu söylemişlerdir.



“İhd’el küber” ayeti de itiraza uğrayanlardandır. Bu gibiler çoktur. Sözün kısası, üç yüze yakın halde o zamanın ve sonranın uleması gerek mana gerek lafız bakımından Nebilerin Hatemi’ne ve Safilerin Sultanı’na itiraz ederek bu sözlerden birçoğunun yanlış olduğunu iddia etmişler, O akıl madenine delilik ve sakatlık yakıştırmışlar, Kuran sure ve ayetlerine uydurma şeyler gözüyle bakmışlardır. İşte bu sebepten halkın çoğu ulemaya uyarak doğru yoldan ayrılmış ve cehennemin aslına yönelmişlerdir. Bu şekilde itirazda bulunan Yahudi ve Hıristiyan ulemasının adları kitaplarda yazılıdır. Bundan başka nice ayetler vardır ki, İmri-ül Kays (İslamiyet öncesi Arabistan’ında şiirleri Kâbe’nin duvarlarına asılacak kadar beğenilen şair) ile ilişkilendirilmiş, o Hazret’in (Hz. Muhammed) bunları ondan (Kays) çaldığı söylenmiştir. İza Zülzilet (vatka ki yer sarsılır) ve İkterebet’üs Saatü (vakit yaklaştı) sureleri bu cümledendir. Uzun bir süre Muallakat (İslam’da önce Arap şairlerinin Kâbe duvarlarına asılan meşhur kasideleri) adıyla meşhur kasideler Tanrı sözlerinden üstün tutulmuştur. Muallakat’dan sonra gelen Mücmeherrat adlı kasideler de Tanrı sözlerinden üstün tutulmuştur. Nihayet Tanrı’nın inayet buyurduğu kimseler bu gibi itirazlar karşısında hakikati görmekten geri kalmamışlar ve en büyük hidayetin ışıkları ile doğru yola kılavuzlanmışlar, diğerleri ise kılıç (cihat) hükmü meydana gelince ister istemez Tanrı dinine dâhil olmuşlardır. Kılıç ayeti cehalet ayetini mahveder. Tanrı Emri duruma hâkim olunca insaf gözü açıldı, itiraz bakışları kesildi, öyle ki Tanrı ayetlerini iftira diye adlandıran inkârcılar onlarda güzel söz söyleme sanatı ve belagat konusunda yetmiş kadar üstünlük sebebi saymışlardır. Söz Allah’a ortak koşanlarca yapılan itirazlara intikal etmiş olduğundan bu kadarıyla yetindik.



Şimdi bir parça insaf et ve kendinle Allah arasında bir hüküm ver. Kuran’ın Tanrı katından olduğuna şüphe yok ve Tanrı sözlerinin kuruntulardan arınmış olduğu da şüphe götürmez. Yapılan itirazların kin ve düşmanlıktan ileri geldiği sonradan anlaşılmıştır. Kimi âlimler ileri sürülen itirazlara yine kaideye uyarak cevap bile vermişlerdir, fakat bunun bilgisi Bizim katımızdadır. Sor ki olmuş ve olacak her şeyin bilgisinin başı olan noktayı öğrenesin. Belki bu sayede aklını başına toplayarak Tanrı sevgililerine itirazda bulunmaktan geri durursun.



Bütün bilgiler Hakk’ın iktidar avucundadır. Fıtrattan inen şey Tanrı’nın asli fıtratı üzere inmiştir ve iner. Bu itirazlar bu Emrin henüz görünürde kuvvet kazanmamış, Tanrı dostlarının az ve Tanrı düşmanlarının çoğunlukta olması yüzündendir. Onun için herkes, insanlar nazarında makbul olmak için, aklına gelen itirazı yapmaktadır.



Ey zavallı! Sen git, izzet ve liderlik peşinden koş. Sen feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) ehlinin meydanına ayak mı basabilirsin? Bu feragat timsalleri, görüp işittiğin üzere, Tanrı’dan başkasını bırakmışlar, Tanrı sevgisi uğruna servetten, mevkiden, şereften, şöhretten, mal ve candan geçmişlerdir. Onlar “Allah Rabbimizdir” deyip dünyadan el çekmiş kimselerdir. Yakın bir gelecekte Emrin yardımına kalkacak ve her itiraza açık ve sağlam delillerle cevap verecek kimseler zuhura gelecektir, çünkü onlar Tanrı’nın göze görünmeyen ilhamları ile mülhem bulunacaklardır.



Tanrı’ya çağıranın nidasını işit, perdelenmişlerden olma. Belki bu sayede Rahman’ın bu Ulu Zuhuru’nda Tanrı günlerinin hoş kokularından mahrum kalmazsın. Hidayete uyan kimseye selam olsun! Bir kimsede koklama duyusu bulunmazsa gülün kabahati ne? Tatma duygusu olmayan bir kimse için bal ve ebucehil karpuzu (bir çeşit acı meyve) birdir.



Merhum Şeyh Ahmet tarafından Kaim (ayakta duran, namaz kılan anlamında olup Kıyamet Günü’ne yakın bir zamanda zuhur etmesi beklenen Mehdi için kullanılır) hakkında yazılmış bir mektubun kopyasını gördük. Bu mektuba insaflı şekilde anlam yüklemeni isterim. Kendini aciz bulursan Tanrı’nın Ulu Denizi’nden sor, belki bu sayede Tanrı’nın geniş fazıl ve rahmeti ile Rabbani Sidre’nin gölgesine girersin. Bu hususta bir parça izahat verelim; Irak’ta kaldığımız günlerde bir gün Kum’lu (Kum; İran’da bir şehir) Mirza Hüseyin bir mektup kopyasıyla yanımıza geldi. Şeyh’in ileri gelenlerinin bu mektuba mana verip tefsir etmemi rica ettiklerini söyledi. Ben kul böyle bir dilekte bulunanları Tanrı kevserine özlem duyan kişiler olarak görmediğim için cevap vermedim. Tanrı ilminin incisi keskin olmayan gözlerden gizli kalırsa daha iyi olur. O zaman kısaca bazı şeyler söyledim, o da kinaye ve işaret suretiyle... Mektubun sureti eksiksiz artıksız bu levihe alınmıştır.



Birisi İslam’ın desteği, insanların Kabesi ve milletler arasında ilim meşalesi olan Şeyh Ahmet-i Aksai’ye (Hz.Bab’ın zuhurundan önce beklenen Mehdi’nin yakında zuhur edeceğini müritlerine haber veren İslam âlimi) “Kaim bellerdedir” sözünün ne demek olduğunu sormuştu. Bu zatın cevap olarak yazdığı mektubun kopyasını, konuyla ilgisi bulunmayan bir parçası hariç, buraya alıyoruz;



“Biz tanıklık ederiz ki bu inci gibi parlak kelimelerin her birisi suyundan istifade edilmeyen birer kuyudur. Bu öyle ilham dolu bir kuyudur ki içinde hayat suyu vardır. Hiçbir kervan ona gelip de İlim Hazinesi’ni çıkarmak ve ‘Kutlu olsun ilim melekûtunu avucunda tutan Tanrı, O her şeyi çepeçevre kuşatandır’ demek için kovalarını dibe sarkıtmamıştır. Ve yine Biz şehadet ederiz ki bu kelimelerin her bir harfi ilim ve hikmet ışıkları saçan birer şişedir, ama onunla aydınlanacaklar ancak Tanrı’nın diledikleridir. O her şeye gücü yetendir. “



Hâsılı sizden isteğimiz mektuptaki bu sözlerin tarafınızdan açık bir izah ve tefsiridir. Selam olsun o kimseye ki, Hakk’a tabi olur! Sen Mevla’nın emrine tabi olmazsan Mevla’sına yönelip O’ndan başkasından gönül kaldıracak bir kimseyi isterse senden zuhura getirecektir. O gerçekten her şeyi bilen hikmetlidir.



FUAT LEVHİ



O’dur Akdes ve Ebha!



K.Z. (Kazım)



Azamet denizinin ötesinden, kızıl diyardaki bela ufkundan sana sesleniyoruz. Gerçekten, O’ndan başka kudretli ve cömert Tanrı yoktur. Emrimde dimdik dur, arzularına kavuşunca Rabler Rabbi’ni inkâr edenlerin yolundan gitme. Çok geçmeden Tanrı onları Kendi katından bir kahırla kahredecektir. O gerçekten kudretlidir, boyun eğdiricidir.



Şunu bilesin ki, Allah, Kendi kuvvet ve saltanatının gücüyle, aleyhimizde hüküm vermiş olanların en önde gelenini (Fuat Paşa; Osmanlı İmparatorluğu’nun Hariciye Nazırı) yakaladı. O, eziyetin geldiğini görünce Paris’e kaçtı ve doktorlardan medet umdu.



“Bana yardım edecek kimse yok mu?” diye sordu. Ağzının üstüne vuruldu ve şöyle dendi: “Kaçış yok!”



Gazap meleğine doğru döndüğünde korkudan ölecek gibi oldu. “Zenginliklerle dolu bir evim var” diye yalvardı. “Boğaz’da, altından nehirler akan bir sarayım var.” Melek cevap verdi; “Bugün senden hiç bir fidye kabul edilemez, görünür görünmez ne teklif edersen et. Hiç bir kanıt veya delil olmadan hapse attığın Tanrı kullarının iniltisini duymuyor musun? Senin bu yaptığın yüzünden Cennet sakinleri ve sabah akşam Arş’ın çevresini tavaf edenler feryat etmekte. Tanrı’nın gazabı senin üzerine çöktü. O, cezalandırmaya gelince, gerçekten çok katıdır.”



Cevap verdi; “Benim emrimde insanlar vardı, işte yetki fermanım.”



“Tut dilini, ey Kıyamet Günü’nü inkâr eden kimse!”



O şöyle yalvardı; “Ailemi çağırmak için bana biraz süre verilmesi mümkün mü?”



“Heyhat, ey Tanrı ayetlerinin inkârcısı!”



O zaman Haviye’nin (Cehennemim yedinci katı ki en şiddetlisidir) bekçileri şöyle seslendiler; “Ey muhtar (dilediği gibi davranan) Rabbine arka çeviren kimse! Cehennemin kapıları senin için açıldı. Onun ateşine yönel, çünkü sabırsızlıkla seni bekliyor. Ey reddedilmiş olan kimse! Bir dönem, Nemrut olduğun zaman, gaddarlığının Firavun’un zulümlerini bile gölgede bıraktığını unuttun mu? Tanrı’ya yemin olsun! Senin adaletsizliğin yüzünden kutsiyet perdesi yırtıldı, cennetin direkleri sarsıldı. Şimdi saklanacak yerin var mı? Dilediğini yapan Rabbinin korkunç belasından seni kim koruyacak? Bugün senin için sığınacak yer yok, ey Allah’a ortak kosan şüpheci!”



Bunun üzerine can çekişmeye başladı ve gözler karardı. Gazap dolu hiddetimizle onu işte böyle ele geçirdik. Senin Rabbin şiddetle cezalandırır.



Sonra Arş’ın sağ yanından bir melek ona şöyle seslendi; “Istırap meleğine bak. Cehennemden kaçacak bir yerin var mı?” Ceza meleği onun ruhunu aldı ve bir ses yükseldi; “Kitap’ta vaat olunan, ama varlığını gece gündüz inkâr ettiğin Haviye’ye gir!”



Biz yakında onun gibi olanı da (Ali Paşa; Osmanlı Sadrazamı) azledecek ve memleketi idare eden Reis’lerini (Sultan Abdülaziz) ele geçireceğiz. Ben gerçekten güçlüyüm, dilediğini yapanım.



Sen Tanrı Emri’nde sabit ol ve sabah akşam Rabbine övgüler sun. Bizim ihsanlarımız sonucunda mağrur olan ve bütün isimlerin Rabbi olan Tanrı’dan yüz çeviren kimsenin iftiralarının ruhunun ışığını söndürmesine izin verme. Nasıl şeytan kendi dostlarına ilham veriyorsa, o da kendi dostlarına öyle ilham veriyor. Çok geçmeden, onu hem bu dünyada hem öbür dünyada hüsrana uğramış göreceksin. Gerçekten onu çok büyük bir bela bekliyor. Bu kimse o memlekette olan birisine uzun bir yazı göndermiş, bu yazıda Tanrı’yla alay etmiş ve bütün yaratık âlemini ümitsizliğe düşürecek şeyler yazmıştı. Söyle; Muktedir ve sınırlanamaz Tanrı’nın gazabı seni bulduğunda, seni koruyacak birisini bulabilecek misin?



İnsanların kalplerinde gizli olan sırları sana işte böyle haber verdik. Senin Rabbin gerçekten güçlüdür, her şeyi bilendir. Emrin zaferi için ayağa kalk ve dostlarımı bir araya getir. Birçok insanın ayağının sürçtüğü bu Gün’de onların gerçeği görmesine yardım et. Söyle; Bugün, Tanrı’ya yönelmiş olan her gerçek inananın görevi Rabbine yardım etmektir. O, gerçekten, senin yardımcındır, insanların bu Gün’de O’ndan başka dönecekleri kimse yoktur.



Sonra, Kitaplarımızda ve Levihlerimizde kendisine ilahi ceza vaat ettiğimiz Mehdi’yi ele geçirdik. Ezici görkemimiz kendisine ulaşınca; “Sözlerimi geri alabilir miyim?” diye yalvardı. Bir ses şöyle seslendi: “Yazıklar olsun, ey Kıyamet Günü’nü inkâr eden kimse! Bu, alevleri seni yakmak için yaratılan en büyük cehennem ateşidir. Sen boş ve anlamsız hayatın boyunca bütün iyi amelleri terk ettin, şimdi Tanrı’dan başka seni koruyacak kimse yok. Sen, gerçekten, öyle birisin ki bütün yüreklerin erimesine ve Ruhulkudüs’ün gözyaşları dökmesine neden oldun.



O, “Benim için bir sığınak yok mu?” diye yalvardı.



“Rabbime yemin olsun ki, hayır! Hangi yolu denersen dene!”



O bunun üzerine, mezarlarında yatanları bile titreten bir çığlık kopardı ve İlahi Kudret Eli onu kavradı. Sonra bir ses şöyle seslendi; “Cehennem ateşindeki gazaba geri dön! Mekânın zelil ve sefil olsun!”



Biz onu, ondan önce gelenleri yakaladığımız gibi yakaladık. Ey anlayış sahipleri! Örümceklere bıraktığımız evlerine bir bakın ve ibret alın. Tanrı’ya karşı çıkan ve hakkında gazap ayetleri nazil olan bu kimsedir. Ne mutlu onu okuyup üzerinde düşünene, çünkü böyle bir kimseyi iyi bir akıbet bekler.



Günahkârların hikâyesini sana anlattık ki, gözlerin sevinçle parlasın. Sana gelince, seni çok mutlu ve güzel bir son bekliyor.



(Metnin giriş kısmındaki “K.Z” harfleri Emrin Elleri’nden Sn Terazullah Semenderi’nin babası Şeyh Muhammed Kazım’ı ifade etmektedir. Bu levih Fuat Paşa'nın Fransa'da kalp krizinden ölmesi üzerine nazil olmuş ve Şeyh Muhammed Kazım’a hitaben gönderilmiştir. Metnin son bölümünde adı geçen Mehdi ise Hz.Bahaullah’a isyan edip peygamberlik iddiasında bulunan kardeşi Mirza Yahya’nın taraftarlarından Mirza Mehdi olup Hz.Bahaullah’ın eserlerinden Kitab-ı Bedi onun itirazlarına cevap olarak nazil olmuştur)



AHDİMİN KİTABI

(VASİYETNAME)



Her ne kadar En Yüce Ufuk’ta (ruh makamının en yüce mertebesi) dünyadaki boş gösterişlerin hiç biri mevcut değilse de, mirasçılarımız için güven ve tevekkül hazinesinden eşi bulunmaz mükemmellikte bir miras bıraktık. Dünyevi hazineler bırakmadık ve zahmeti artırmadık. Tanrı’ya yemin olsun! Dünyevi zenginliklerde korku saklıdır ve tehlike gizlidir. Rahman’ın Kuran’da buyurduğu şu sözleri düşününüz: “Mal toplayıp onu tekrar tekrar sayan, insanları arkadan çekiştirip, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin vay haline!” (Sure 104; 1. ve 2. ayetler) Bu dünyanın zenginlikleri gelip geçicidir. Sonunda yok olan ve değişikliğe uğrayan hiç bir şey, belli bir ölçünün ötesinde, dikkate alınmaya değmez.



Bu Mazlum’un bunca sıkıntı ve belalara katlanmasının, Kutsal Ayetler nazil edip kanıtlar göstermesinin tek amacı, nefret ve husumet alevini söndürmektir, öyle ki yeryüzü sakinlerinin gönülleri birlik ışığıyla aydınlansın ve gerçek barış ve huzura erebilsinler. Bu beyanın güneşi İlahi levihin ufkundan işte böyle doğmuştur. Herkes gözünü o güneşe dikmelidir.



Ey dünya sakinleri! Size makamınızı yüceltecek şeyler tavsiye ederim. Tanrı korkusunun eteğine tutunun ve doğru olan neyse ona yapışın. Gerçek söylüyorum, dil iyi şeyler anmak içindir, onu kötü sözlerle kirletmeyin. Tanrı geçmişi affetmiştir. Bundan böyle herkes yaraşanı ağza almalı, lanet etmekten, yerip çekiştirmekten, insanı üzen şeylerden geri durmalıdır.



İnsanoğlunun makamı büyüktür. Bundan bir süre önce En Yüce Kalem’in hazinesinden şu söz mücevheri çıkmıştı; “Bugün, büyük ve kutlu bir gündür. İnsanoğlunda saklı olan şey bu günde açığa çıkmış ve çıkmaktadır. Gerçek ve dürüstlüğe yapışan, Emir’de sabit ve sağlam kalan kişinin makamı yücedir. Rahman’ın katında gerçek insan gök kubbe gibidir, güneş ve ay onun gözü ve kulağıdır, yıldızları ise göz kamaştırıcı karakteri… Böyle bir insanın makamı en yüce makamdır, onun eserleri ise varlık âleminin eğiticisidir. Bugün sevgilinin gömleğinin kokusunu alıp temiz bir kalp ile En Yüce Ufuk’a (ruh makamının en yüce mertebesi) yönelen bir kimse Kızıl Sahife’de Bahaî diye yazılır. İnayetimin kadehini al, aziz ve bedi olan zikrimin şerefine iç.”



Ey dünyanın sakinleri! Tanrı’nın dini sevgi ve birlik içindir, onu düşmanlık ve ayrılık vesilesi yapmayınız. Görür göz sahibi olanlar ve En Yüce Nazargah’ı görenler için, insanları koruyacak ve mutluluk ve refahını sağlayacak etkili araçlar En Yüce Kalem’den nazil olmuş durumdadır. Ancak dünyanın cahilleri, nefis ve ihtiraslarının kölesi oldukları için, En Hikmetli Tanrı’nın sonsuz hikmetinden mahrum kalmışlardır, onların sözleri ve amelleri ise zan ve vehimlerinin sonucudur.



Ey Allah’ın dostları ve eminleri! Hükümdarlar Hakk’ın kudret timsalleri, izzet ve servet sembolleridir. Onların hakkında dua ediniz. Tanrı, kalpleri Kendine tahsis ederek, yeryüzü hükümetini onlara vermiştir. Tanrı, çekişme ve mücadeleyi Kitap’ta büyük bir yasak ile yasak etmiştir. Bu En Büyük Zuhur’da Allah’ın emri budur. Allah bu yasağı kaldırılmak hükmünden korumuş, onu ebediyet süsü ile süslemiştir. O gerçekten bilici ve hikmetlidir. Herkesin adalet ve insaf süsü ile süslenmiş cismani otoritelere yardımda bulunması gerekir. Baha âlemi arasındaki yöneticilere ve âlimlere (Bahaî İdari Düzeni’nin iki kolu, seçilmiş ve atanmış kollar kastedilmiştir) ne mutlu… Onlar kullarımın arasında Benim eminlerim ve hükümetimin kaynağıdır. Bütün varlığı saran nurum, rahmetim ve inayetim onların üzerine olsun! Akdes Kitabı’nda bu konuda ufuklarından Tanrı ihsanının nurları saçılan ve parlayan kelimeler nazil olmuştur.



Ey Dallarım! (Hz.Bahaullah’ın oğullarına verilen ortak unvan) Varlık âleminde büyük bir güç, mükemmel bir kudret gizlidir. Gözünüzü ona ve onun birleştirici etkisine dikiniz, ondan zuhura gelen farklılıklara değil…



Tanrı’nın vasiyeti şudur; Ağsan (Dallar; Hz.Bahaullah’ın soyundan olanlar), Afnan (Hz. Bab’ın soyundan olanlar) ve diğer akrabalarımın, her biri ve hepsi, Gusn-u Azam’a (En Büyük Dal; Hz.Bahaullah’ın büyük oğlu Hz. Abdülbaha) yönelsinler. Akdes Kitabı’nda indirdiğimiz şu ayete bakiniz: “Huzurumun okyanusu çekildiği ve Vahyimin Kitabı son bulduğu zaman, yüzünüzü Allah’ın irade buyurduğu, bu Ezeli Kök’ten filizlenen Kimse’ye çevirin.” Bu kutsal ayetten maksat Gusn-u Azam’dan başkası değildir. Muktedir irademizi bir inayet eseri olarak işte size böyle açıkladık. Ben en büyük fazıl ve kerem sahibiyim. Allah Gusn-u Ekber’in (Büyük Dal; Hz.Bahaullah’ın diğer oğlu Muhammed Ali’nin lakabı) makamını O’nun (Gusn-u Azam) makamından sonra takdir buyurmuştur. Emredici hikmetli O’dur. Biz Ekber’i, her şeyi bilen ve her şeyden haberli olanın emrine uyarak, Azam’dan sonra seçtik.



Herkesin Ağsan’a sevgi göstermesi gerekir, ama Tanrı onlar için halkın malı üzerinde herhangi bir hak takdir buyurmamıştır.



Ey Ağsan’ım, Afnan’ım ve akrabalarım! Size Tanrı’dan korkmanızı, övgüye değer ameller işlemenizi, doğru ve uygun olanı ve makamınızı yüceltecek şeyler yapmanızı tavsiye ederim. Gerçek söylüyorum, Allah korkusu Tanrı Emri’nin zaferi için başkumandandır. Bu başkumandana yaraşan askerler ise iyi, temiz, hoşa gider huylar ve amellerdir.



Söyle; Ey kullar! Düzen araçlarını karışıklık nedeni, birlik sebebini ayrılık vesilesi yapmayınız. Umarım ki, Baha Ehli (Bahaîler) “Her şey Tanrı katındandır” kutlu sözünü göz önünde bulundururlar. Bu yüce söz yüreklerde ve sinelerde gizli kin ve husumet ateşini söndürecek su gibidir. Türlü hizipler bu bir tek sözün sayesinde gerçek birlik nuru ile nurlanırlar. O, doğruyu söyler, doğru yola kılavuzlar, muktedirdir, azizdir, cemildir.



Herkes, Tanrı Emri’nin izzeti ve O’nun Sözleri’nin yüceltilmesi hatırına, Ağsan’a saygı ve itibar göstermek zorundadır. Bu hüküm Kutsal Kitaplarda tekrar tekrar dile getirilmiştir. Ne mutlu Kadim (başlangıcı olmayan) Buyurucu’nun buyruklarına uymayı başaranlara! Ayrıca, Kutsal Aile’ye, Afnan’a ve akrabalara da saygı gösterilmelidir.



Sizlere bütün milletlere hizmet ve dünyanın iyileştirilmesi için gayret tavsiye ederim.



Dünyanın hayatına ve milletlerin kurtuluşuna sebep olan şeyler Âlemlerin İsteği’nin beyan melekûtundan nazil oldu. En Yüce Kalem’in öğütlerini can kulağıyla dinleyiniz. Onlar sizin için bütün yeryüzünde olan her şeyden daha iyidir. Benim aziz ve bedi kitabım buna şahittir.



TECELLİYAT LEVHİ



Hakikat güneşinden doğan “Birinci Tecelli” Hakk’ın tanınmasıdır. Kıdem Sultanı’nın tanınması, İsm-i Azam’ın Taşıyıcısı Olanı tanımadan kesinlikle mümkün olamaz. Tur’un (Sina Dağı) zuhur tahtına yerleşen ve oturan Mükellimi (Dağ’da Konuşan) O’dur. O’nu görmeksizin Tanrı’yı görmeye imkân yoktur.



O’dur Görünmeyen, Saklı ve Gizli Sır... Geçmiş ve geleceğin Tanrısal Kitapları O’nun zikriyle süslenmiş ve övgüsü için dile gelmiştir. Dünyadaki ilmin bayrağı Onunla yükseldi ve ümmetler arasındaki birlik sancağı Onunla dikildi. Ezelden beri saklı ve gizli olan her şey Onunla açıklandı. İşte O, Gerçek’in gücüyle zahir oldu ve öyle bir Söz söyledi ki, Kudretli Tanrı’nın muaf tuttuğu kimselerden başka, yerde ve gökte olan herkes şaşkına döndü. Tanrı’ya iman etmek ve O’nu tanımak, ancak O’ndan zahir olanı kabul etmek ve O’nun İzzet Kalemi’nden nazil olan Kitap’taki buyruklara itaat etmekle tamamlanmış sayılır. Beyan denizine dalanlar Allah’ın emirlerini ve yasak buyurduklarını göz önünde bulundurmalıdırlar. O’nun hükümleri, dünyayı ve ümmetleri korumak için en büyük kaledir. Bu gerçeği kabul ve itiraf edenlerin üzerine nur, inkâr edenlerin ve arka çevirenlerin üzerine ateş yağsın.



“İkinci Tecelli” Tanrı dini ve sevgisinde sebat göstermektir. Bu, ancak O’nu iyi tanımakla mümkün olur. O’nu iyi tanımak da, ancak “İstediğini yapabilir” kelimesini itiraf etmekle mümkündür. Her kim bu ulu kelimeye sıkıca yapışır ve onun içindeki beyan kevserinden kana kana içerse, öyle bir sebata kavuşur ki, dünyanın bütün kitapları bile onu Ana Kitap’tan alıkoyamaz. Ne mutlu bu büyük makama, bu üstün dereceye ve bu yüksek zirveye varabilene… Ey Ali Ekber; inkâr edenlerin alçaklığına dikkat et. Hepsi “O, işinde beğenilmiş ve Emrinde itaat edilmiştir” kelimesini dile getirirler. Söyle; Tanrı hikmetlerinin gerektirdiği şeylere kimsenin bilgisi yetmez. Eğer yeryüzüne gök diye hüküm verirse kimse O’na itiraz edemez. Beyan Noktası’nın, şafağın sökmesine neden olan Tanrı’nın emriyle nazil ettiği her kitapta tanıklık ettiği şey işte budur.



“Üçüncü Tecelli” ilim, fen ve sanattır. İlim vücudun kolu, yükselmek için kanat gibidir. Ancak yeryüzünde bulunanların yararına olan ilimlerin herkese öğretilmesi gerekir, yoksa sözle başlayan ve sözle biten ilimlerin değil… İlim ve sanat sahibi olanların dünya halkına büyük hakları geçmiştir. Ana Kitap sonunda bunun doğruluğuna tanıklık eder, ne mutlu itaat edenlere. İnsan için gerçek define O’nun ilmidir ki izzet, nimet, ferahlık, sevinç ve kıvancın sebebi olur. Azamet Lisanı Sicn-i Azam’da (En Büyük Hapishane; Akka) işte böyle konuştu.



“Dördüncü Tecelli” İlahi gerçek ve diğer Tanrısal konular hakkındadır. Göz sahibi olan kimse Mübarek Ağaca ve O’nun meyvelerine bakacak olursa O’ndan başkasından vazgeçer ve zuhur tahtının yanında Tur Mükellimi’nin söylediklerini şöyle itiraf eder.



Ey Ali Ekber; insanlara Tanrı’nın ayetlerini hatırlat. Onlara doğru yolu göster ve büyük haberi ilet. Söyle; Ey kullar! Eğer adalet ve insaf sahibiyseniz, En Yüce Kalem’den nazil olan her şeyin doğru olduğuna şehadet edersiniz. Eğer Beyan ehliyseniz, Farsça Beyan sizi doğru yola kılavuzlayacak ve sizin için yeterli kanıt olacaktır. Eğer Kuran ehliyseniz, Tur (Sina) Dağı’ndaki Zuhur ve Yanar Çalı’dan İbn-i Ümran’a (Hz. Musa) yükselen Ses üzerinde uzun uzun düşününüz. Suphanallah! Biricik gerçek Tanrı’nın zuhur zamanı geldiğinde insanların O’nu tanıma yeteneğinin gelişmiş ve olgunlaşmış olması gerekirdi. Ancak, imansızlarda bu yeteneğin gelişmemiş olduğu, hatta daha da yozlaştığı açıkça belli oluyor. Ey Ali! Yanar Çalı’dan duyduklarında kabul ettikleri şeyi simdi varlık âleminin Ağacı’ndan duyduklarında itiraz ediyorlar. Söyle, ey Beyan ehli, kendi arzu ve bencil ihtiraslarınıza göre konuşmayın. Dünyadaki insanların çoğu Çalı’dan gelen kutlu Söz’ün gerçek olduğuna tanıklık eder. Tanrı’ya yemin olsun, Müjdecinin (Hz.Bab) sözü olmasaydı bu mazlum cahillerin sıkıntı ve ölümüne sebep olan kelimeyi ağzına almazdı. Beyan’ın başında Tanrı’nın zahir edeceği mübarek zat hakkında şöyle buyrulmuştur; “O, her zaman şöyle diyecek; İşte Tanrı benim, Benden başka Tanrı yoktur. Ben her şeyin Tanrısıyım. Benden başka olan her şey benim yaratığımdır. Ey yaratıklarım; Bana ibadet ediniz.” Başka bir yerde, zuhur edecek olan kimse hakkında şöyle buyurmuştur; “Ben ibadet edenlerin başındayım.” Şimdi ibadet eden ve ibadet edilen hakkında düşünmek gerekir ki belki yeryüzündeki kullar irfan denizinin bir damlasına ermiş olur ve böylece zuhurun makamını idrak edebilirler. O, hakikatle zahir oldu ve konuştu. Ne mutlu itiraf ve itaat edenlere, eyvahlar olsun inkâr edenlere. Ey yeryüzü sakinleri! Gölgesi bütün dünyayı kaplamış olan ağacı dinleyiniz. Tanrı’nın zuhur ve saltanatını inkâr eden ve nimetlerine küfreden zalimlerden olmayınız. Onlar dünyayı yaratan Rabbin Kitabı’na hakaret edenlerdendir. Parlak Nurum, inayet göğünün ufuklarından senin ve seninle olup Tanrı’nın Emri hakkındaki sözünü dinleyenlerin üzerlerine olsun.



(Türkçeye çeviren: Bayan Dr. Minu Sabet)

Autor: Hz. Bahaullah'ın - Kategorie: Bahai çalışma konuları - Strany: 0 - Kapitoly: 0
© Erfán.cz & phpRS